4 Ağustos 2017 Cuma

Bana Üç kelime Söyle, Sana Bir Hikâye Anlatayım //Ergür Altan Tanju Okan - Kemancı

Bana Üç kelime Söyle, Sana Bir Hikâye Anlatayım
-Bana üç kelime söyle, sana bir hikâye anlatayım…
-Kalemtıraş, mağara, ıslık…
Üç kelime istedi benden gözleri görmeyen ihtiyar kemancı; üç kelime söyledim ona. Yüzüme baktı, sanki beni görür gibiydi ve başladı kemanını çalmaya. Niye bilmem, kemandan başka hiçbir enstrüman yakışmazdı o nasırlı ellerine diye düşündüm o anda.
“Ben sokak müzisyeniyim ve sokak hikâyecisiyim…” Bu cümleyle başladı sohbet etmeye. “Bir hafta önce geldim Ankara`ya. Tunalı Hilmi Caddesi`ni tavsiye ettiler bana. “İyi fikir “dedim, teşekkür ettim ve kalkıp buraya, Demetevler`e geldim! “
Gülümsedim; “bu semtte, sokaklarda keman çalarak ve hikâye anlatarak para kazanamazsınız ki” dedim. “Ankara`da yaşayıp da, ömrü boyunca Tunalı Hilmi Caddesi`ni görmemiş çocukların ve kadınların müziğini çalıyorum ve hikâyesini anlatıyorum. Kendi müziklerini, kendi hikâyelerini dinliyorlar benden” dedi. Sustum…
"Kemanımı ve hikâyelerimi dinletiyorum elli yıldır. Yaşım yetmiş dört. Kemanım da, hikâyelerim de, ben de çok yorgunuz. Elli yıldır aynı kemanı çalıyor ve her biri birbirinden ayrı hikâyeler anlatıyorum. İstanbul`da, İstiklal Caddesi`nde yapmamı söylemişlerdi bu işi. “İyi fikir” dedim, teşekkür ettim ve Sivas`a gittim! Ben, gittiğim her şehri, beni dinleyen bütün insanları çok sevdim. Suşehri`ne davet etti beni bir beyefendi. Sivas`ın ilçesidir Suşehri. “Ne güzel bir ismi var bu ilçenin” dedim ve beraber Suşehri`ne gittik. Sevildim, kınandım, el üstünde tutuldum ve kovuldum elli yıldır…”
“Geçinebiliyor musunuz peki? diye sordum. Kızdı, “sana ne!” dedi. Sustum…
“İzmir`e gitmiştim. Karşıyaka Çarşısı`nı tavsiye ettiler bana. “İyi fikir” dedim, teşekkür ettim ve günlerce Bayraklı Çarşısı`nda çaldım ve anlattım ! Kemanım yoksuldur, benzi soluktur hikâyelerimin. Hiçbir zaman çok param olmadı; hatta, bazen günlerce parasız kaldım. Bayraklı Çarşısı`nda birkaç saat kalıyordum ve hiç unutmam, bir gün, para kutum bomboş çıkıyorken çarşıdan, bir çocuk geldi yanıma ve “benim yalnızca bir kalemtıraşım var size verebileceğim, sizin olsun” dedi. Kendisi koydu ceketimin cebine kalemtıraşı. Mutlu oldum. Ona geri verebilirdim kalemtıraşını ama hatıralar biriktirmeyi çok seviyorum. Benim en güzel hatıralarımdan biridir o çocuğun inceliği ve hediyesi…”
“Para biriktirebileceğiniz bir iş değil ki bu” dedim. Acıyarak baktığını hissettim bana, “ben hatıra biriktirmekten bahsediyorum!” dedi… Sustum…
“Antalya`da, Kaleiçi`nde çalışmamı tavsiye ettiler. “İyi fikir” dedim, teşekkür ettim ve Zonguldak`a gittim! Bir ressam arkadaşım vardı orada. Onda kaldım uzunca bir zaman. Sokak ressamıydı kendisi. Otogara yakın, deniz kıyısında bir lunaparkta, arkadaşım resim yaptı, ben keman çaldım ve anlattım hep. Bizi görenler, “bir deli vardı, iki deli oldu” diyorlardı. Arkadaşımla birbirimize çay ısmarlayacak ve menemen yiyecek kadar para kazanabiliyorduk. Şehirden ayrılacağım gün, şehrin girişindeki Gökgöl Mağarası`na gittik. Kemanım da yanımdaydı ve asırlar önce o mağarada yaşayan canlar için, bütün insanlar ve bütün hayvanlar için keman çaldım, hikâye anlattım. O gün bugündür içimde bir mağara serinliği var ve bu serinliği hissetmek ne kadar muhteşem bir şey bilemezsin…”
"Size saygı duyuyorum ama başka bir iş de yapabilirdiniz; hem bir eviniz bile olurdu belki “ dedim. “Evimin olmadığını nereden biliyorsun?” dedi. Şaşırdım…”Benim Tunceli`de bir evim var” dedi. “Sahi mi? dedim. “Sus da anlatayım!” dedi. Sustum…
“Eskişehir`de çalışmamın bana iyi geleceğini söyledi dostlarım. “İyi fikir” dedim, teşekkür ettim ve bir otobüs bileti alıp Tunceli`ye gittim! Ben gittiğim her şehri, beni dinleyen bütün insanları çok sevdim; kör halimle belledim Tunceli`nin kartpostal gibi bir şehir olduğunu ve halkının içtenliğini. Akşamları Seyit Rıza heykelinin orda çaldım kemanımı, anlattım hikâyelerimi. Halk sahiplendi beni, kınamadı, incitmedi… Benim gibi kör bir adam vardı; kemanıma ıslığıyla eşlik ediyordu. Ben hiç ıslık çalamam biliyor musun? İçimde birikmiş bir tutkudur ıslık çalmak…Ali Baba Mahallesi`nde kaldım. Sabahları, erken saatlerde helikopterler geçerdi üstümüzden. Çarşıda polisler, askerler vardı ve kimse umursamıyordu onları! İnsanlar yorgundu ama gülümseyebiliyordu yine de…”
“Eviniz merkezinde mi Tunceli`nin?” dedim. “Bilmiyorum “dedi. “Hani bir eviniz vardı Tunceli`de?” dedim. “Biliyorum ki, şimdi yine gitsem, bana evini açacak nicesi var orada. Ama bir ev yeter bana; evet, benim Tunceli`de bir evim var” dedi… Sustum…
Farkına bile varmamıştım; sohbet ederek anlatmıştı hikâyesini. “Söylediğim sözcüklere göre mi uydurdunuz, yoksa gerçek mi bu anlattıklarınız?” diye sordum. Gülümsedi; “yetmiş dört yaşındayım ve bir çok hatıra biriktirdim” dedi… Sustum…
“Ben keman çalmayı dedemden, hikâye anlatmayı ninemden öğrendim “dedi. Dalıp gitti öylece…”Onları çok özlüyorum” dedi…
-Siz bana hikâye anlattınız; ben de bir şey yapayım sizin için. Üç kelimelik bir cümlede söyleyin dileğinizi…
-Islık çalsana biraz…
Ben ıslık çaldım, o ağladı…
Akşam usul usul serpiliveriyordu Ankara`ya dostlar. İhtiyar dostumun bir evi vardı Tunceli`de; artık, bir evi de Ankara`daydı...
Ergür Altan






2 Temmuz 2017 Pazar

2 TEMMUZ

Bugün 2 Temmuz …
‘’Kalbim bir dar sokaktır ve tehlikeli/ Ben geçtim hayatım geride kaldı…’’*
AZİZ ABİ…
Soğuk bir aralık günü… Ortalıkta hiç kimse yok. Her zaman neşeli çocuk sesleriyle dolu bahçede, sabahki kardan artakalan beyazlığa bürünmüş içli bir sessizlik var. Bahçenin bittiği yerdeki yeni bina inşaatı hemen fark ediliyor.
Arabamızı bahçenin girişine bıraktık ve yürümeye başladık. Çok geçmeden dokuz on yaşlarında esmer ince yüzlü bir çocuk, sakin adımlarla geldi karşımıza durdu.
“Hoş geldiniz!”
‘’Aziz Bey’e geldik oğlum, nerede kendisi?”
“Aziz Dede inşaatta, gelin götüreyim sizi…”
Sıvasız merdivenleri tırmanarak küçük bir odanın kapısında durduk. Çocuk, odanın kapısını açarak hemen pencerenin önündeki divana doğru yürüdü. Hafifçe eğilerek, “Dede, dede” diye seslendi. İnce bir battaniyenin altına kıvrılmış el kadar bir gövde kıpırdadı önce ve yavaşça toplandı. Üzerinde eski, kolsuz bir hırka ve ayağında eprimiş bir eşofmanla, bitmemiş bir inşaatın karanlık odasındaki uykusundan kaldırdığımız adam Aziz Nesin’di.
Aziz Bey, gözlerini karanlığa alıştırmaya çalışarak bir müddet baktı bize.
“Eskisi gibi göremiyorum artık, biraz yakına gelin bakayım.”
Kadim dostu Nuri abi: “Benim abi, Nuri’’ dedi. ‘’Bu da bizim Ercan, tanırsın, Doktor Ercan… Seni görmeye geldik.”
Divanın yanındaki sandalyelere oturduk ve uzun uzun konuştuk.
Sohbetin bir yerinde, aralığın kaçında olduğumuzu sordu. “Tesadüfe bakın, bugün benim doğum günüm” diyerek devam etti sonra. Ziyaretine gittiğimiz Çatalca Nesin Vakfı’nın yatakhaneleri yeterli gelmiyordu artık çocuklara ve bu yüzden ek yatakhanelerin yapıldığı bu inşaatla uğraşıyordu epeydir. Ama işte, bir türlü yetmiyordu para! Kitaplarından gelen telif ücretleri ve hayatı boyunca kazandıklarıyla güç bela Vakıf adına alınan gayrimenkullerin kiraları da karşılamıyordu giderleri. Bütün derdi buydu Aziz Bey’in!
Aziz Abi’yi ziyarete gittiğimiz tarih 20 Aralık 1994’tü. “Şeytan Aziz bu, yakın, yakın!” nidalarıyla çıktığı Sivas cehenneminden yaklaşık bir yıl sonra yani. Akşam olmadan İstanbul’a dönmek için izin alıp ayrıldık Çatalca’dan.
Giriş kapısına kadar uzanan taşlı yolda giderken Nuri Abi’ye dedim ki: “Abi, bu adam kendisine yapılanları hak edecek ne yaptı bu ülkeye?”
Kar yavaş yavaş hızını artırmıştı. Hiç konuşmadan yürüdük. Aziz Nesin kısa bir süre sonra da öldü. İyi biliyordum, Madımak Oteli’ndeki 35 can’ın hatırasının nasıl ağır bir yük gibi çöktüğünü kalbine.
Aziz abi niye Sivas’a gitti? Ömrünü yetim, kimsesiz çocuklara niye verdiyse o yüzden gitti. Aziz abi yakılmayı hak edecek ne yaptı bu ülkeye? Ölmeden bir saat önce bile, ömrünü verdiği kimsesiz çocukların nasıl daha rahat yaşayacaklarını ve gelecekte onlara daha iyi neler sunabileceğini düşündüğüne adım gibi eminim… Bu yüzden mi hak etti yakılmayı?
ARKADAŞIM UĞUR…
Sivas yangınından tesadüfen kurtulan fotoğrafçı Mehtap Yücel benim hemşerimdir. Dünyayı başkalarının görmediği açılardan görür, vicdanlı ve haysiyetlidir. Mehtap’ı katliamdan kısa bir süre sonra tanımıştım. Kederli yüzü ve kırık sesiyle 2 Temmuz 1993’ü anlattı bir öğleden sonra. Ağlayarak anlattığı hikâyeyi ağlayarak dinledim.
“Nasıl olsa öleceğim dedim. Buradan çıkış yok. Bunlar bizi yakacaklar. Hiç olmazsa otelin içinde çektiğim fotoğrafları kurtarayım. Çıkardım filmleri makineden ve bir film kutusunun içine koydum. Onu da yanmaz bir şeylere sararak içime sakladım. Cesedimi bulduklarında nasılsa ulaşırlar fotoğraflara diye düşünüyordum…” Madımak Oteli’nin merdivenlerinde çaresizce oturan Behçet ve Uğur kardeşimin, Metin Abi’nin fotoğrafları işte o yanık kokulu fotoğraflardır. Arkadaşımın gövdesine sardığı fotoğraflar.
Uğur Kaynar’ı, Karanfil sokaktaki kitapçının önündeki bahçede, elinde Bafra sigarasıyla sessizce otururken hatırlarım. Ahmet Erhan tanıştırmıştı ilk. Uzanıp kucaklaşmıştık birbirini kırk yıldır tanıyan ahbaplar gibi. Ahmet’e çok benziyordu. Bu dünyaya hep borçluymuş gibi bir suçlulukla kendi köşesinden güller ekiyor, şiirler topluyordu. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yandı. Öldüğünde peçeteye yazılı bir şiir, üç beş kuruş para ve bir paket Bafra sigarası çıktı çantasından. Ömrünün bilmem kaç senesini cezaevlerinde geçirmiş, mahpusta iken çocuğunun doğumu ile babasının ölüm haberini aynı anda alan bir adamdı Uğur. Bütün bunları hak edecek ne yapmıştı bu ülkeye? Niye Sivas’a gitmişti? Niye cezaevine girmişse işte o yüzden Sivas’a gitmişti. 12 Eylül’den önce ODTÜ işgaline, Şentepe Direnişi’ne, Tuzluçayır’a niye gittiyse, ondan gitmişti Sivas’a. 12 Eylül faşist darbesinden sonra niye yattıysa Mamak’ta, o yüzden yatmıştı Madımak Oteli’nin dumana kesmiş ucuz halılarının serildiği koridorlarına… İnsan olmaktan başka bir şey bilmiyor ve elinden başka bir şey gelmiyordu işte.
BEHÇET KARDEŞİM…
Yıl 1984, Ankara… Güle oynaya, hiç bitmeyecekmiş gibi sürdürülen sohbetlerin içindeki aşk ve şiire emdirilmiş bir pelür kâğıdı gibi yaşıyordum. Ben hep böyle gidecek zannettim ömrümü.
Duvarları şiirle kaplı çatı katındaki bekâr evimiz yıkıldığında terastaki mangalı kurtarmak için giden arkadaşıma Çorumlu ırgatların sorusu:
“Abi, burada oturanlar acayip şeyler mi yaşadılar?”
Doğru, çok şey yaşadık. Uykusuz geceler, uzak sevgililer, alkolle yıkayıp yaladığımız yaralarımız, yarım kalmış sızılar, olmamış bir şeyler, devrim gibi…
Bizim evin müdavimlerinden biri de Behçet Abi’ydi. Onunla hep Ankara’da birlikte oldum. Ama ilk anım İstanbul’a ait nedense. Uykusuz ve yorgun bir İstanbul yolculuğunun sabahında yolumuz Rami’ye düşmüştü. Behçet Abi, gitmiş eski kışlanın önünde öylece durmuştu. Yanına vardım ve “Abi, amma takıldın buraya, ne oluyor?” dedim. İlkokuldan sonra nasıl asker olduğunu, aileden ayrılışını, ranzada günlerce nasıl ağladığını anlatmıştı. “Daha çocuktum lan!” diyordu, “bildiğin çocuk…”
Behçet Aysan’ın kızı, yeğenim Eren, titrek bir gül yaprağına dokunan yağmur tanesinin sesiyle soruyor, “Babam bu ülkeye bunu hak edecek ne yaptı?**
Behçet abi niye Sivas’a gitti? 12 Mart Askeri Darbesi’nde niye atıldıysa okuldan, niye düştüyse cezaevlerine, o yüzden gitti Sivas’a. Behçet Abi’yi niye yaktılar? İbo’yu niye öldürdülerse işkencede, Erdal’ı niye astılarsa yaşını büyüterek ve Ali İsmail’e niye saldırdılarsa sopalarla, işte o yüzden. Behçet Abi’yi yakanlarla, Erdal’ı asanlar, Uğur’u yakanlarla Hrant’ı kalleşçe vuranlar; aynı ailedendir…
Bu insanlar, bunu hak edecek ne yaptılar bu ülkeye? Bence çok açık suçları, bu toprakları ve üzerindeki insanları ölümüne sevdiler. Daha ne yapacaklardı Allah aşkına. “Ölümüne seversen ölürsün” diyorlardı işte!
2 Temmuz 1993’te akşam vakti Cihangir’den Gümüşsuyu’na doğru bir yokuşu çıkıyordum. Penceresi açık bir salondan sokağa taşan televizyonda, bir spiker, arka arkaya bir takım isimler sıralıyordu. Saydığı isimlerden biri de Behçet Sefa Aysan. Bir süre “Sefa” lafına takılıp kaldığımı hatırlıyorum. Behçet Aysan tamam da, Sefa neyin nesi? Öylece durdum sokağın ortasında; abisi uzak bir şehirde yakılmış küçük kardeş şaşkınlığıyla.Yıl 2017. Mevsim yaz ve aylardan temmuz. “Değişen bir şey yok” hâlâ, Behçet’in deyişiyle; “ölüm hariç…”“Aynı gökyüzünün altında, aynı kederle” yaşıyoruz işte…
“Yakılanlardan mısın, yoksa yakanlardan mısın?” diye sorarmış Sivaslılar gurbette birbirlerine rastladıklarında. Ben, hâlâ yananlardanım…
Ercan Kesal (Cin Aynası, sayfa 103)
*E.Günçe
**Eren Aysan
***Şiir alıntıları Behçet Abi’den.

18 Haziran 2017 Pazar

BİR GERÇEK!

Hayretler içinde okuduğum  Sevgili Gülsen Varol Öğretmenim 'in yazısı .Çok hayati bir konu ,adı ne olursa olsun burası Türkiye dedirten bir olay !...

16 Haziran 2017 Cuma
HANE’ ler!!   Ve …PARK’lar.. !!
Oynak bir lisanımız var.. Güzel Türkçemize bayılıyorum bu yüzden..  
HANE denince, Türkçemizde, insanın ilk aklına gelen  başını soktuğu evidir.. Hani pek çok kişinin iki göz bir HANEm olsun yeter diye düşündüğü..
Ama gözünü mü seveyim gözü mü çıksın bilemem bu oynak Türkçenin.. Bazı kelimelerin başına bir hece eklemiş!! Ortada ne hane kalmış ne de onu isteyen..
Başına gelebilecek hecelerden al “HASTA” hecesini mesela, koy HANE' nin başına.. !! Allah eksikliğini göstermesin ama muhtaç da etmesin. Bunun gibi PASTA’ yı al koy  veya MEY’ i al koy hane'nin başına..  Haa bir de KER var tabii…pek çok kişinin soyunun yetiştiği!!
*** PARK denince de sizin aklınıza ne gelir bilemem ama benim aklıma çiçeklerin yetiştiği, insanların huzur bulduğu, çocukların oynayıp koştuğu, gençliğin kaçamak yaptığı bir mekan GELMİYOR!!!
Özellikle bu kelimeyi başka bir kelime ile birleşmiş görünce nevrim dönüyor.. medikal / PARK gibi..
İçine girildiğinde, en lüks pastaHANEyi aratmayacak kadar bol ve süslü pastaları ve yiyecekleri ile… Damı tamamen cam kaplı muhteşem dizaynı ile ve kapalı mekanda yetişmiş çam ağaçları ile.. Göz alabildiğine uzanan ÇOK geniş koridorlarının yer mermerleri, duvar aynaları  ve terası ve lokantası ile medikalPARK, bir PARKı aratmayacak kadar huzur veriyor hasta insana İLK GİRİŞTE… Ohh diyor içinden bir ses hiç korkma ve üzülme bak etrafına bu hastaneye ölü girsen diri çıkarsın!!!
Ve tıbbın zaman zaman çaresiz kaldığı bir hastalığın teşhis edildiği bedenini gönül rahatlığı ile buradaki ilgili bölümde gerçekten muhteşem bir doktora emanet ediyorsun..
Ama o da ne???? AMAN ALLAHIM.. Oldukça sık, (35günde 3 kez) yattığın yerin altından geçip  üstüne dönerek daire çizen ve Radyoterapi yapan o muazzam 4 adet devasa radyasyon veren alet tık diyor ve bozuluyor.. hatta bir başka gün tangır tungur tependen aşağı o koca aletin birisinin kapağı düşüyor..  Dışarıda seyredenler odaya girip yeterince su içmediğini söyleyerek aletin durmasında seni suçlu bulup su içmen için yarım saat mola diyerek dışarı çıkartıyor..VE BU KIRIK ALETLERLE BEDENİNE RADYASYON VERİLİYOR. Nerene denk gelirse!!  
Bunu niye mi yazdım? İlgililere duyurulsun diye değil!Bu hayati önemi olan olaya ilgisiz kalan, mesuliyet duygusundan mahrum biri/leri  varsa eğer,  ve ilgi duyması gerekenler, bir de üst makamı da işgal ediyorsa üstelik, dilerim aletin tamamı bir gün onların kafasına düşsün!.

gv

http://albumdekiler.blogspot.com.tr/

12 Haziran 2017 Pazartesi

Tanrıçalar da ağlar.. HEKATE'NİN GÖZYAŞLARI


Tanrıçalar da ağlar..
HEKATE'NİN GÖZYAŞLARI
Karyalıydı Hekate..
Anadolulu..
Asterie ile Perses'in çocuğuydu..
Gecelerin ve karanlıkların kızıydı..
İsmi "En parlak olan" anlamına gelirdi..
Anaerkil Anadolu'nun en önemli ana tançılarından biriydi..
Ay tanrıçasıydı..
Milyonlar ona tapardı..
Yunan mitolojisine Anadolu'dan geçmişti..
Sonra ünü tüm akdenize yayıldı..
Frigler Pessinus dediler ona..
Atinalılar Minerva..
Kıbrıslılar Venüs..
Giritliler Diana..
Sicilyalılar Proserpine..
Elevsisliler Ceres..
Mısırlılar ise İsis..
*. *. *
Üç bedene sahipti..
O üç beden; bir kadının kız çocukluğunu, anneliğini ve aneanneliğini sembolize ederdi..
Hilal şeklindeki ay onu betimlerdi..
Romalı filozof Lucius Apuleius Metamorfozlar adlı eserinde şöyle anlattı, onu..
“Ben her şeyin doğal annesi, bütün öğelerin sahibesi ve yöneticisi, bütün dünyalarda insan neslini başlatan, kutsal güçlerin reisi, cehennemdeki her şeyin kraliçesi, cennette yaşayanların önde geleniyim.
Bütün Tanrıların ve Tanrıçaların göründüğü tek biçim benim.
Gökyüzünün gezegenleri, denizlerin bütün rüzgarları, ve cehennemin acıklı sessizliği benim irademle idare edilir. Tüm dünyada değişik biçimler, farklı gelenekler ve bir çok adlar altında anılan benim adımdır, tapınılan benim kutsal varlığımdır."
Ozan Hesiodos Thegonia’da şu mısraları yazdı onun için.
"Ölümsüzlerin saygısı büyüktür Ona,
Bütün yeryüzünde kurban kesen her ölümlü
Hekate’nin adını anar yakarışlarında.
Kimin dileğini iyi karşılarsa o tanrıça
Onun elde edemeyeceği bir şey yoktur.
Ona bütün mutlulukları vermek elindedir
Ünlü Gaia ve Uranos’un çocukları
Kendi paylarından pay vermişlerdir ona
Kim hoşuna giderse Hekate’nin
Yardım görür ondan.
Meydanlarda kalabalıklar içinde
Kimi isterse onu parlatır Hekate."
*. *. *
Görüntünün olası içeriği: gökyüzü ve açık hava
Hekate beş bin yıldan fazla bu topraklarda..
Nerede biliyor musunuz?..
Muğla-Milas yolunda Yatağan’ı geçer geçmez antik Karya kenti Stratonikeia'nın dini merkezi Lagina bölgesinde..
Bugünkü ismiyle Turgut Köyü'nde..
Ya da eskilerin dediği gibi Leyne'de..
Hekate tapınağı 5000 yıldır tüm ihtişamıyla orada..
Dünyadaki en önemli üç pagan mabetinden biri..
Her yıl yüzlerce turistin uğrak yeri..
M.Ö.81'den itibaren Lagina’da her dört yılda bir festivali yapılırdı..
Bir diğer adıyla “anahtar taşıma festivali."
Hekate tapınağın anahtarı yüzlerce insanın eşliğinde Stratonikeia’ya götürülürdü..
*. *. *
Beş bin yıldır orada ayakta duran bu tapınak yakında yok olacak..
Hekate karalara bürünecek..
Nedeni termik santral..
Kömür çıkaracaklar santrale..
Lagina bölgesini kazacaklar..
Karalara boğacaklar..
300 binden fazla zeytin ağacını kesecekler..
Turgut Köyü'nü yok edecekler..
Eski evleri yıkacaklar..
Osmanlı'nın 1311 yılında yaptığı İlyas Bey camisini bile..
Kömür uğruna..
Yandaş sermaye para kazansın diye..
Beş bin yıllık Hekate'yi yok edecekler..
İnsanları kanser edecekler..
*. *. *
Bu katliamı durdurmanın tek yolu var..
UNESCO'yu göreve çağırmak..
Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) bunun için yoğun bir kampanya başlattı..
Arkadaş sıra sende..
Sen de yüksek sesini..
Diren..
Yaşamın diğer adı direnmektir..
Bir şey yapamıyorsan, bir imza at..
Hekate'nin gözyaşlarını dindir..
Analar ağlamasın..
http://350turkiye.org/unescodan-ne-istiyoruz/
(Sedat Kaya, Datça)
12 Haziran 2017

5 Haziran 2017 Pazartesi

İBRAHİM BALABAN


Yaşarken tanınmasını istediğim ressam İbrahim Balaban

İbrahim Balaban’ın ‘Bahar Tablosu’ üzerine Nâzım Hikmet'in şiiri:
İşte seyreyle gözüm, hünerini Balaban’ın
İşte şafak vakti Mayıs ayındayız
İşte aydınlık:
Akıllı, cesur, taze, diri, insafsız…
İşte bulut:
Kaymak gibi lüle lüle
İşte dağlar:
Hem de mavi, hem de serin
İşte sabah seyranı tilkilerin
Uzun kuyruklarında ışık,
Sivri burunlarında telaşları.
İşte seyreyle gözüm:
İşte karınları aç, tüyleri diken, ağzı kırmızı
İşte dağ başında kurdun biri.
Kendi içinde duymadın mı sen
Aç kurdun öfkesini sabah vakitleri?
İşte seyreyle gözüm:
Kelebekler, arılar…
İşte kıvıl kıvıl devranı balıkların
İşte bir leylek
Mısırdan yeni gelmiş.
İşte bir geyik; daha güzel bir dünyanın hayvanı.
İşte seyreyle gözüm;
inin önünde ayı, uyku sersemi henüz
Sen aklından geçirmedin mi hiç?
Toprağı koklayarak, ayılar gibi dalgın yaşamayı
Bala, armuda, yosunlu loşluğa yakın,
İnsanın sesinden, ateşten uzak.
İşte seyreyle gözüm: sincaplar, tavşanlar,
İşte kertenkele, işte tosbağa,
İşte üzüm gözlü eşeğimiz, bir ağaç pırıl pırıl
Güzellikte insana en çok benzeyen
İşte çayır çimen:
Girin içine çıplak ayaklarım.
İşte kokla burnum:
Labadalar, ebe gömeçleri.
Ellerim ellerini, dokunun, okşayın, avuçlayın,
İşte anamın sütü,
karımın eti,
gülüşü çocuğumun.
İşte sürülen toprak.
İşte İnsan:
dağın taşın, kurdun, kuşun efendisi.
İşte çırakları, işte poturunda yamalar
İşte karabasan.
İşte sağrılarında kederli, korkunç oyuklarında öküzleri.
On yıl mapusta yattı ama kaybetmedi
Umudunu Balaban.
İşte Seçköy’ den Ali’nin kızı geliyor al taylarıyla tarlaya 

Nâzım Hikmet, hastaneden çıkınca birkaç gün bir dostunun evinde misafir kaldı. Sonra annesinin Kadıköy'deki evine geçti. Burada kendisini ziyarete gittiğimiz zaman bizi zengin tablolarla bezenmiş geniş bir odaya aldılar. Oda bir resim sergisi haline getirilmişti. Nâzım'ın yanında 25 yaşlarında bir genç vardı. Bu genci ilk defa görüyorduk.Nâzım, yetiştirdiği öğrencisiyle övünen bir öğretmen gibi bu genci bize tanıttı:
'' İşte İbrahim Balaban... Şu gördüğünüz tabloların sahibi,'' dedi.
Böyle bir ressamın o güne kadar adını bile duymamıştık. Kimdi bu genç ressam? Duvardaki tablolardan gözümüzü ayıramıyorduk. Bir renk cümbüşü içinde köy hayatının çeşitli görünüşleri bir araya getirilmişti. Türk köyünü bu kadar renkli ve kuvvetli çizgilerle veren bir eser görmemiştik. Nâzım, tabloları merakla seyredişimizi sevinçle izliyordu. Nihayet bu işin hikâyesini anlattı:
Balaban'ı hapishanede tanımıştı. Bir köy çocuğuydu. Bir kaza yüzünden hapse düşmüş, Nâzım'la birlikte hapisten kurtulmuştu. Nâzım, hapishanedeki hücresinde boş vakitleri resim yaparak geçirirdi. Bir gün bu köy çocuğu Nâzım'ın hücresine gelerek Nâzım'ın resim yapışını seyretmek isteğini göstermiş ve bir köşeye sinerek Nâzım'ın çalışmasını izlemeye başlamış. Bu birinci ziyaretten sonra her gün Nâzım'ın yanına gelmeyi âdet edinmiş. Nihayet bir gün resim yapma denemesi hevesine kapılmış. Nâzım'dan fırça ve boyalarını kullanmak için izin istemiş. Bu kez Nâzım onun yerini alarak Balaban'ın resim yapışını seyre dalmış. Balaban o vakte kadar hiç resim görmemiş, bir ressamın eserini tanımamış, Nâzım'ın yaptığı resimlerden başka görgüsü yok. Ama hayret! Fırçayı ustalıkla kullanıyor, renkleri iyi seçiyor ve birleştiriyor. İlk deneme başarıyla sona erince Nâzım, bu köy çocuğunu sevgiyle kucaklamış ve o günden sonra gelip istediği gibi çalışabileceğini bildirmiş. İşte bu gördüğümüz tablolar o çalışmanın ürünleriydi.
''Seyreyle gözüm,'' diyordu Nâzım, ''bak köylerde ne gizli istidatlar var! Ben bir tanesini keşfetmiş olmakla seviniyorum.''

Sevinmekte haklıydı. Sonraları Balaban, Türkiye'nin tanınmış ressamlarından oldu.
''Zekeriya Sertel''
 http://www.shezofren.com/icerik/kultur-sanat/ibrahim-balaban/103

2 Haziran 2017 Cuma

"TOPRAK İNSANA DEĞİL, İNSAN TOPRAĞA AİTTİR."

"TOPRAK İNSANA DEĞİL, İNSAN TOPRAĞA AİTTİR."
A.B.D. başkanı, 1854 yılında yazdığı bir mektupla Amerika'ya gelen beyaz göçmenlere toprak bulmak amacıyla Kızılderililerden toprak istemiş ve "bu isteği kabul edilecek olursa, Kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri bir bölgenin ayrılacağını" bildirmiştir.
Yaşadıkları toprakların büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan Kızılderili Reisi Seattle da A.B.D. başkanına bir yanıt vermiş ve bu yanıt mektup olarak A.B.D. başkanına gönderilmiştir. Mektubun aslı Amerika, Seattle Squamish Müzesi'nde korunmaktadır. İnsanın doğa ile olan bağını olağanüstü bir söylemle dile getiren bu metnin üzerinden 163 yıl geçtikten sonra Türkiye ifade ettiği anlamı gözyaşlarıyla kavrıyoruz.
ŞEF SEATTLE'IN MEKTUBU (1854)
Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir. Şef Seattle her ne söylerse, Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir.
Washington'daki büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz. Merak ediyoruz ki gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç.
Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgârda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kuru yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu. Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.
Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız. Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar âlemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü Kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır.
Washington'daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor. Bu bizim için büyük bir fedakârlık olur. Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz Kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz. Ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim. Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır. Nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek. Biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize?
Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır. O'nun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir.
Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur?
Ben bir Kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgârın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?
Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var: Beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalo'dan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffaloları.
Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen, yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.
Şu gerçeği iyi biliyoruz: TOPRAK İNSANA DEĞİL, İNSAN TOPRAĞA AİTTİR. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.
Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için Kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır.
Beyaz adamı bu topraklara getiren ve Kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffaloların öldürülüşünü, ormanların yakılışını, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.
Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabanî atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.
Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef'in vaat ettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız. Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek. Bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar.
Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez.
Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek. Son Kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak. Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkânda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır. Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü ölüler güçsüz değildir.
Ölü mü dedim?
... !
Ölüm diye bir şey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

MUTLULUĞUN FORMÜLÜ Sedat Kaya



MUTLULUĞUN FORMÜLÜ
Tarih MÖ 300'lerdi..
Atina'da Akademi'de bir ders saati..
Geniş omuzlu, atletik yapılı, kıvırcık saçlı, ak sakallı bir hoca öğrencilerine hayat dersi veriyordu..
Herkes pür dikkatti.
Çünkü Aristokles'ti bu hoca..
Bilgelerin bilgesiydi..
Akademinin kurucusu..
Sokrates'in öğrencisiydi..
Yunanlılar Platon(geniş omuzlu) dediler ona..
Müslümanlar ise Eflatun..
Derste öğrencilerinden Aristo sordu.
-İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nelerdir?
Platon önce bir düşündü..
"O kadar çok ki" dedi..
Ardından sıraladı.
-İnsanlar çocukluktan sıkılır ve hemen büyümek ister. Ancak büyüyünce de çocukluklarını özlerler..
-Para kazanmak için dünyadan koparlar, sağlıklarını yitirirler. Ancak bozulan sağlıklarını geri almak için para öderler..
-Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Bu yüzden ne bugünü, ne de yarını yaşarlar...
-Ve en önemlisi hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.
Platon sözlerini bitirince Aristo ikinci soruyu sordu.
-Peki siz ne öneriyorsunuz?
Platon bu kez düşünmeden yanıtladı.
- Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın, sadece kendinizi sevilmeye bırakın.
-Mutluluk "en çok şeye sahip olmak" değildir. Gerçek mutluluk "en az şeye" ihtiyaç duymaktır..
O yüzden paranın pulun, malın mülkün, zevkin sefanın değil, gerçeğin peşinden koşun..
Aristo "En az şey nedir acaba?" diye kendi kendine mırıldandı..
*. *. *
Aradan 30 yıl geçti..
Platon ölmüştü..
Öğrencisi Aristo büyümüş, bilge olmuştu..
Akademinin bir numaralı hocası artık oydu..
Bir derste öğrencisi Aleksandros (Büyük İskender) sordu.
-Hocanız Platon'u seviyor musunuz?
Aristo yanıtladı..
-Platon'u çok seviyorum ama gerçeği daha çok seviyorum.. Çünkü gerçek beni mutlu ediyor..
Aleksandros tekrar sordu.
-Peki gerçek mutluluk nedir?.
Aristo gülümsedi.
-Gerçek mutluluk kendi kendine yeter olmaktır..
(Sedat Kaya, Datça)
31 Mayıs 2017

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir Anneler Günü hikayesi




 Anna Jarvis saygı ile anıyorum ,dilerim O'nun istediği gibi Anneler Gününü kutlayanlar çok olsun...


Bir Anneler Günü hikayesi.
DÜNYAYA KABUL ETTİRDİ,
KENDİSİ KABUL ETMEDİ.
Adı Anna Jarvis'ti..
1864'te doğmuştu..
13 çocuklu bir ailenin 10'ncu evladıydı..
Annesi Ann Maria bir öğretmendi..
Savaş karşıtı bir aktivistti..
Amerikan iç savaşında ölen askerlerin anneleri için toplantılar düzenliyor,
onları örgütlüyordu..
Anna annesini hayranlıkla izliyordu..
Ama ona yeterli desteği veremiyordu..
Hatta bazen ileri gidiyor diye onunla ters düşüyordu..
Yıllar su gibi aktı..
41 yaşında annesini kaybetti..
1905 yılının mayıs ayının ikinci pazarında..
Yıkıldı..
Acısını yüreğine gömüp, annesini anmak için bir şeyler yapması gerektiğine karar verdi..
Bir yıl sonra mayıs ayının ikinci pazarında annesinin 20 yıl öğretmenlik yaptığı kiliseye 500'e yakın anne ve çocuğu davet etti..
Toplantının adı "Anneler Günü"ydü..
Katılanlara annesinin en sevdiği çiçeği, beyaz karanfil dağıttı..
Ardından senatörlere, etkili isimlere bugünün "Anneler Günü" olarak ilan edilmesi için mektup yazdı..
Kamuoyu oluşturdu..
Amerika Temsilciler Meclisi bu tarz özel günlerin arkasının kesilmeyeceğini ileri sürerek öneriyi redetti..
Anna vazgeçmedi..
Gazetelere mektuplar yolladı..
Yüzlerce anne ile gösteriler yaptı..
Tarih 10 Mayıs 1914'tü..
103 yıl önce bugün..
ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın isteğiyle kongre o günü resmi olarak "Anneler Günü" ilan etti.
Anna Jarvis amacına ulaşmıştı..
Annesinin mezarına gitti..
İlk kez ağlamadı..
Mezara beyaz karanfiller koydu..
*. *. *
İşte bundan sonra kapitalizm devreye girdi..
Her geçen yıl "Anneler Günü" biraz daha amacından uzaklaşmaya başladı..
İş ticarete dönmüştü..
Şirketler hediye satmak için birbiriyle yarışıyordu..
Gazeteler "Annenize hediye almayı unutmayın" diye yazıyordu..
O günlerde milyon dolarlık bir piyasa oluşuyordu..
Tüm Amerika'da alışveriş çılgınlığı yaşanıyordu..
Çiçek, tebrik kartı ve hediye satışlarında patlama oluyordu..
Amerikan toplumu annelerine hediye alan iyi çocuklar ve almayan kötüler olarak ikiye ayrılıyordu..
Yaratılan algı buydu..
1920’lere gelindiğinde “Anneler Günü” Anna Jarvis'in düşündüğün artık çok dışına çıkmıştı..
Çünkü onun istediği o gün herkesin annesine bir mektup yazıp onu ne kadar sevdiğini içtenlikle anlatmasıydı.
Bu kez kendi önerdiği "Anneler Günü"nün iptal edilmesi için mücadele etmeye başladı..
Kız kardeşiyle beraber kendi yarattığı bu güne savaş açtı..
Yine senatörlere mektuplar yazdı..
Gazetelere gitti..
Röportajlar yaptı..
Bu günü alışveriş için fırsat olarak kullanan mağazalara davalar açtı..
Tüm servetini protestolara harcadı..
Ailesinden kalan evi sattı..
Gösterilerde zaman zaman tutuklandı..
Suçu huzuru bozmaktı..
Kendisini anarşist gösteren medyaya da savaş açtı..
Gazetecilerle ters düştü..
Sonunda kapitalizme yenildi..
Kendi yarattığı "Anneler Günü"nün kurbanı oldu..
Her anneler günü artık onun için ızdıraptı..
Pes etti..
Dünyadan elini ayağını çekti..
Ömrünün son yıllarını dostlarının verdiği destekle senatoryumda geçirdi..
1948 yılında mutsuz, kırgın, yoksul ve yalnız öldü..
Bugün Batı Virginia’da yaşadığı ev bir müze gibi..
Hafta sonları ortalama 2 bin kişi tarafından ziyaret ediliyor..
(Sedat Kaya, Datça)
10 Mayıs 2017

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Bugün 6 Mayıs... GENÇ ÖLMEK

Bugün 6 Mayıs...
GENÇ ÖLMEK
“……..Gemerek’te evler hep bahçe içinde. Ben önde, jandarmalar arkada, koşuyoruz bir bahçeden bir bahçeye. bir duvardan atlayıp yere yatıyorum, ya ayaklarının dibine ateş ediyorum, ya başlarının bir karış üstüne. Onlar da yatıyorlar ben ateşe başlayınca. O zaman kalkıp koşuyorum, böyle iki üç tur atıyoruz Gemerek’in içinde. Herkes durmuş beni seyrediyor. Bir kadın, evinin kapısından, az ötede beni seyreden kocasına sesleniyor:
“Herif, gel çorbanı iç, soğuyacak; yine gider seyredersin!”
Çocuklar, ben ateş ettikçe alkışlıyorlar. Kiminin elinde ayçiçekleri; hem beni izliyor, hem ayçiçeği yiyorlar. Bir buçuk saat kadar sürüyor bu kovalamaca. Bir ara, üstüne hoparlör bağlanmış bir taksi çıkıyor ortaya. Hoparlörden acımasız bir ses şunları söylüyor Gemereklilere:
“Ben belediye başkanınız! Komünist Deniz Gezmiş, Gemerek’te. silahı olan silahını alsın, av tüfeği olan av tüfeğini. Silahı olmayan da taşla sopayla saldıracak. Herkes hazırlansın! Yakalayacağız onu!”…”
Mart 1971…Avanos Ortaokulu’na gidiyorum. Bir gece önce Naciye Hala’mın zeytinyağı ve sarımsağa emdirilmiş pamuk koyma projesi tutmadı. Sabaha kadar zonkladı kulağım. Sabah annem, babamın yün kaşkoluyla kafamı, kulağımı iyice sardı, öylece gittim okula. Öğle arasında gazozhaneye uğradım. Abim güveç yaptırmış ondan yiyeceğim. Az sonra tepsi gibi kullanılan geniş bir ekmeğin üzerindeki güveç dumanlar savurarak geldi masaya. Ekmeğin ucundan koparan güvece dalıyor. Kimsenin yanındakine baktığı yok. Tam bu sırada, Belediye’nin her zaman cızırtılı ve ne dediği anlaşılmayan hoparlöründen belediye başkanının sesi duyuldu. Bağıra bağıra bir şeyler anlatıyor. Güveç için gelen abimin arkadaşı Hacı dayı masaya sıkışırken havadisi de verdi: “Belediye Reisi minibüsün üstüne çıkmış konuşuyor. Teröristler mi yakalanmış ne!”
Az sonra çarşı meydanındayım. Kan ter içinde, elindeki mikrofondan Deniz Gezmiş’in nasıl yakalandığını anlatan, ahaliye akıllar veren Belediye Reisi'nden aklımda kalan fotoğraf, konuşurken bir yandan da sağ eliyle sürekli kasığını bastırmasıydı. Görüntünün tuhaflığı benim için ancak tıp fakültesindeki cerrahi stajında anlaşılır hale geldi. Bizim Reis, bağırmaktan şişen kasık fıtığını eliyle iterek yerine yerleştirmeye çalışıyormuş meğer…
Deniz’i 25 yaşındayken, Hüseyin ve Yusuf’la birlikte bir hıdrellez sabahı astılar. Yusuf da 25’indeydi, Hüseyin ise 23. Bakmayın “dede” lakabına, ikisinden de küçüktü Hüseyin.
Hıdrellez Anadolu’da, bozkırın doğum günüdür.
6 mayıs 1972 günü annem, her hıdrellez günü yaptığı gibi erkenden kalkarak sabah namazını kıldı ve ardından Kızılırmağa gitti. Irmağın birazdan yükselerek sileceği kumların üzerine, bebekler, çocuklar, gelinler çizdi. Kamışlardan derme çatma evler yaptı. Bana sınavım için şans diledi.
O sırada Deniz’in annesi Mukaddes Hanım, -ki kendisi aslen Tortumludur- belki de çörek hazırlıyordu. Tortum’da hıdrellez gecesi, gece rüyasında özlediği birini görmek isteyen, bir gün önceden oruç tutar. Akşam Tortum’un tuzlu çöreğinden yenir ve hiç su içilmez. Mukaddes Hanım o gece uyuyabilse belki rüyasında görecekti Deniz’ini, lakin olmadı. Alıcı kuşlar gece yarısı kapıya gelip Cemil Bey’i götürdüler, Deniz’in dal boylu cansız gövdesini teslim etmek için.
Hüseyin Sarızlıdır. Demek ki annesi Selver Hanım da erkenden kalkmış, kutlu bir ağacın dibinde Hüseyin’i için, boz atlı hızır’dan, dilekler dilemiştir. Nereden bilsin güzel yüzlü oğlunun az önce yağlı bir ilmeğin ucunda turna olup gökyüzüne uçtuğunu.
Yusuf Yozgat doğumludur. Çerkes oldukları söylenir. Annesi Mediha Hanım, oğlunu bir kez daha can gözüyle görebilmek için; kıbleye bakan yedi çeşmeden su içmiştir, akan suda yıkanmış, kâğıda yazdığı dileklerini gül ağacının dibine gömmüştür mutlaka. Yazık ki, işe yaramamıştır.
Ercan Kesal
Cin Aynası'ndan.

23 Nisan 2017 Pazar

23 NİSAN ATATÜRK VE ÇOCUK

 Dünyada çocuk bayramı kutlayan tek ulus biziz.Yüce Atatürk ulusal egemenliğin ilan edildiği 23 nisan1920 Türkiye Büyük millet Meclisinin açılış yıl dönümünü Ulusal egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak ilan etmiştir. 97 yılını kutluyoruz.Hiç bir liderin düşünemediği bu iki önemli kavramı Atatürk düşünmüştür  "Ulusal egemenlik ve çocuk" KUTLU OLSUN...

" Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk pırıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek, ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz!” Mustafa Kemal ATATÜRK 

























13 Nisan 2017 Perşembe

Orhan Veli ve Ezan

Yıl 1950'dir..
Demokrat Parti iktidara gelmiştir..
Menderes Hükümeti'nin yaptığı ilk iş Türkçe ezanı tekrar Arapça'ya çevirmek olmuştur..
Bunu CHP de desteklemiştir..
Merkez medya büyük çoğunlukla kararı över..
Karşı çıkanlar azınlıktadır..
Bunlardan biri de şair Orhan Veli'dir.
15 Haziran'da Yaprak Dergisinde bir yazı kaleme alır..

İşte büyük şairin o yazısından bir bölüm..
"Ezanın Türkçe okunması Atatürk`ün isteği ile kanunlaşmış olmasaydı da ezan Arapça okunsaydı bugün ezan meselesi diye bir meselemiz belki de olmayacaktı. Bu konuda belki bugün düşündüklerimizi düşünmeyecektik. Ama ileriye doğru olduğundan şüphe etmediğimiz bir karardan geriye dönülünce iş değişiyor. Salt bir ezan meselesi olmaktan çıkıyor iş. Daha bir sürü geriliğin başlangıcı, daha bir sürü geriliğe göz yummanın işareti oluyor. Bu düşüncemizin doğru olup olmadığını anlamak için belki de biraz beklemek gerekecekti. Ama ona hacet kalmadı. Başbakanın demecini duyar duymaz sarıklar cüppelerle sokaklara uğrayan softalar düşüncemizin doğruluğunu çabucak ortaya koydu. Sarıkla cüppeyi mühim saymayalım. Ama işin bu kadarla kalmayacağına da kalıbımızı basabiliriz. Daha neler olabilir diye düşünüyoruz da aklımıza şunlar geliyor:
İşte ramazana giriyoruz. Oruç yemenin kafirlik olduğunu düşünen kimseler tarafından pekala taşa tutulabiliriz. O kimseler çoğalabilir. Kafirlik sayacakları işler oruç yemeden ibaret kalmaz. Memleket yararına görmek istediğimiz işler bugün nasıl komünistlik oluyorsa, o gün kolayca kafirlik olur. Milli heyecan'ın yerini dini heyecan alır. Hükümet o heyecanı yatıştırmaktan acizdir. Dini heyecan her istediğini yapmaya başlar. Sonu neye varır bu işlerin? Görmek istemeyiz ama herhalde çok kötüye.
Ezan meselesi tek başına bir şey değil. Mühim olan, sonu. Şaşıp üzüldüğümüz nokta da sayın başbakanın böyle tehlikeyi görememiş, düşünememiş olması.`` (Orhan Veli, Yaprak Dergisi)
15 Haziran 1950

11 Nisan 2017 Salı

GÜNEŞİN GÖZYAŞLARI

GÜNEŞİN GÖZYAŞLARI
Tarih MÖ.4'dü..
Dorlar Ege ile Akdeniz'in buluştuğu Datça yarımadasının ucuna muhteşem bir kent kurdular..
Adını Knidos koydular..
Çağının en önemli bilim, sanat, kültür ve ticaret merkeziydi..
Güzel kokulu ağaçlarla yemyeşildi..
Daima çiçek açan ve yemiş veren mersin ağaçlarıyla çevriliydi..
Defnenin anavatanıydı..
Tarihçi Lusien'e göre , buradaki ağaçların hiçbirisi yaşlanmıyor, hep genç kalıyordu.
Biri askeri, diğeri ticari iki limanı vardı..
Ve iki tiyatrosu..
Tiyatroların biri 20 bin kişilikti..
Diğeri 5 bin kişilik..
Gezegenlerin hep aynı yörüngede hareket eden yuvarlak cisimler olduğunu ilk söyleyen astronom, matematikçi ve filozof Eudoxus, en iyi yontulmuş Çıplak Afrodit Heykeli’ni yapan heykeltıraş Praxiteles, diğer ünlü heykeltraşlar Skopas, Bryaxis ile dünyanın yedi harikasından biri olan Mısır’daki İskenderiye Feneri’nin mimarı Sastratos, doktor Euryphon ve ünlü ressam Polygnotos Knidos'da yaşamıştı..
Praxiteles'in Çıplak Afrodit Heykeli o kadar güzeldi ki, yüzlerce heykeltraş ve turisti kente çekiyordu..
Şehir planlaması muhteşemdi..
Hippodamos'un ızgara plan düzenine göre kurulmuştu..
Geniş ana caddeler..
Caddelere dik inen sokaklar..
..Ve hem bir caddeye, hem de bir sokağa cephesi olan evler..
Hakça ve adaletli bir şehir planıydı..
Doğu-batı doğrultusunda birbirine paralel dört geniş cadde, kuzey-güney doğrultusundaki bir cadde ile dik açılı olarak kesişmişti..
Arazi konumuna uygun bir biçimde cadde ve sokaklar bazen merdivenle, bazen de dik olarak birbirlerini kesmişlerdi..
Çıplak Afrodit Heykeli, Apollon ve Korint Tapınakları, Güneş Saati, Aslan Heykeli tüm Akdeniz'de nam salmıştı..
Ege ve Akdeniz'in dalgaları bu şehirde kucaklaşırdı..
Dalgaların getirdiği beyaz köpükler bu kentte dans ediyordu..
Anadolu'nun güneşi en son bu şehirde batıyordu..
*. *. *
Tarih 1615'di..
Amerika Kıtasındaki Hollandalılar Kuzey Atlantik kıyısında bir kent kurdular..
Adına New Amsterdam koydular..
Kent Knidos'un şehir planlamasına göre kurulmuştu..
Knidos'un yerleşimi bire bir uygulanmıştı..
Izgara plandı ve hakça bir yerleşimdi..
Kent 1664 yılında Birleşik Krallığa geçince New York adını aldı...
New York bugün dünyanın en önemli bilim, sanat, kültür ve ticaret merkezlerinden biri..
Özgürlük Heykeli, Empire State Binası, Central Park ve Times Meydanı, Modern Sanat Müzesi, Guggenheim Müzesi ve Modern Tarih Müzeleri her yıl milyonlarca turist çekiyor..
*. *. *
Tarih 1843'tü..
Osmanlı Sultanı 1.Abdülmecit kendisi için Dolmabahçe Sarayı'nın yapılmasını emretti..
Mimar Garabet Amira Balyan ile oğlu Nigoğos Balyan görevlendirildi..
Proje Avrupa mimari tarzlarının karışımıydı..
İnşaatta çok miktarda mermer sütun ve merdiven kullanılacaktı..
Ülkede mermer ocağı çoktu ama yontulmuş, bir sanat eseri haline getirilmişi yoktu..
Gözler Knidos'a çevrildi..
Sultan 1.Abdülmecit'in fermanıyla Knidos'un büyük tiyatrosunun mermerleri yerinden söküldü, gemilere kondu ve Dolmabahçe Sarayı'nda kullanıldı..
*. *. *
Knidos artık yıkık, yitik, talan edilmiş bir kent..
Dünyanın en iyisi denen Çıplak Afrodit heykeli Bizans sarayında yandı..
Ünlü Aslan Heykelini İngilizler kaçırdı..
Birçok heykel ve önemli eser Yunan müzelerinde..
Bize kala kala toprak üstündeki harabeleri kaldı..
Kentin bir bölümü hala toprak altında..
Kazılsa, kimbilir neler çıkacak?.
Bugün Mezgit'te Datça Belediye Başkanı Sayın Gursel Ucar ile beraberlik..
Çok şey konuştuk..
Ama en önemlisi Knidos'tu..
Ankara Knidos'un kazıları için yılda sadece 30 bin lira gönderiyormuş..
Datça Belediyesi kısıtlı ekonomisi ve imkanlarıyla bu paranın iki katını harcıyormuş..
Üzülmemek elde değil..
Ve düşünmeden de edemiyor insan..
Evet Ankara suçlu da..
Yüzde 85'i televizyon izleyen, sadece yüzde 1'i kitap okuyan bir toplum Knidos'a layık olabilir mi?.
Sadece kendi menfaatini, kendi mutluluğunu, kendi yaşamını düşünen, üretmeden tüketen insanlar, Knidos'un değerini bilebilir mi?.
Elbette #HAYIR
*. *. *
Anadolu güneşi her akşam yine Knidos'tan batıyor..
Yolunuz düşerse gün batımını mutlaka izleyin..
Belki güneşin gözyaşlarını göremeyeceksiniz..
Ama inanın hissedeceksiniz..
İyi haftalar..
(Knidos'u En İyi Yazan Ödülü sahibi değerli hocam Prof.Dr. Şadan Gökovalı'ya saygılarımı iletiyorum)
(Sedat Kaya, Datça)©
9 Nisan 2017

21 Mart 2017 Salı

Tayfun Talipoğlu

Her ölüm erken ,her ölüm büyük acı...Eserleri ile yaşaması dileklerimle ,saygılar...
ÖZELEŞTİRİ
Gül derlemeyi bilmezdi bizim çocukluğumuz 
Türkülerde dinlediği kadarıyla tanıdı pembeyi
Adam gibi sevmeyi
Sevdiği için ölmeyi duyduysa
Bir kaç masaldan
Hepsi o...
Bastığımız kaldırım taşı
Dipsiz bir karanlıktı
Slogan gibi çıkardı postallarımızın gıcırtısı
Sevdalanmak ayıptı
Vakit yoktu anasını satayım
Öyle bellemiştik
Yüreğimizden inanmasakta
Bütün kızlar bizim bacımızdı
Hesap soracak vurguncudan
Tefeciden
İntikam alacaktık işbirlikçiden
Kim ne derse desin değişecekti bu düzen
Bu uğurda girmediysen kavgaya
Adam sayılmazdın
Ne mahallende ne okulda
Aç kalmak en kalitesizini içmek cigaranın
Racondandı
Arta kalan yaşamın
Burjuva özentisi
Yumruklaşmış ellerimizde
Tırnaklarımız avcumuzu parçalarken
Güneşi zap edeceğiz,
Güneşin zaptı yakın' derken,
Kollarımız ne kadar gergin
Yüreğimiz ne kadar büyüktü
Sonra biz büyüdük
Büyüdükçe yüreğimizi küçülttük
'Yaşamın farkına varın'dediler
Bizim yerimize düşünenler
Öyle uygun gördüler
Acemi olduğumuzdan
Bu kirli dünyada
Kimimiz yitip gittik
Çarpık sevdalarda
Para kazanmanın erdeminden söz eder olduk
Kaybettiğimize inandığımız günleri yakalamak için olsa gerek
Emekle terleyeceğini düşlediğimiz ellerimize
Tutuşturulan
Yeşil yada kırmızı kağıtlarla yetindik
Ve anladık ki sevgilim
Biz birbirimizi hiç sevmemişiz
Ortasını çoktan geçtik şimdi ömrün
Bir parça şiir bir parça türkü
Nasırlaşmış yüreklerimizi açabilecekmi
Belki yanlıştı
Belki göremiyorduk olmazı
Ama doğru olan bir şey vardı
Sonuna kadar insandı yüreğimiz
Zulme direnecek kadar delikanlı
Bastığımız yeri titretecek kadar karalı
Ve kendimiz dışında herkese insaflı
Hangimiz özlemiyoruz şimdi o yoksul kaldırımları
Olmadı
Olmadı biliyorumda
Bu intikam bizi çoktan aşmadımı
İşte yeniden başladık
Üstelik savaştıklarımızı tanıdık
Şimdi ayrı gibi dursakta
Ayrı ayrı yollarda
Biliyorum dostlar
Gönlümüz hala aynı kulvarda
Tayfun Talipoğlu
******************************************************
Beni her ölüm etkiler.
Tanımasam bile üzülürüm
Yitirilmiş ümitlere...
Hiç gerçekleşmeyecek ideallere,
Yaşanmamış sevgilere üzülürüm... 
Bu yüzden, korkarım yaşamı ertelemekten.
Ne yapılması, ne söylenmesi gerekiyorsa
Söylenmeli, yapılmalı.
Seviyorsanız, sevdiğinizi bugün söyleyin.
Sevdanızı bugün yaşayın.
İşinizde yapılacak ne varsa
Bir an önce yapın.
Yarın çok geç olabilir...
Bir anda bitebilir her şey.
Yaşamak için acele edin bence.
Kısa yaşanmışlıklar,
Yaşanmamışlıklardan daha iyidir.
Geriye dönüp baktığınızda "keşke"ler
Çoğunlukta olmasın.
Uzun vadeli hedefler için bile
Bugünden harekete geçmeli.
Yarınlar çok uzakta olabilir.
Daha okulda başlamıyor muyuz
Ertelemeye yaşamı?
Hep yarına yatırım, bu günü sonra
Yaşamacasına...
"İşe gireyim, sonra..."
"Evleneyim, sonra..."
"Çocuklar büyüsün, sonra..."
"Emekli olayım, sonra..."
Sonra...
Sonra...
Sonra...
Bu sürecin başında, ortasında,
Yaşam her an sona erebilir.
Sonrası olmayabilir.
Fedakârlıklar güzel ama unutmayalım:
Herkes kendi hayatını yaşar...
Ertelenen
sevdaların
bedelini
ödemiyor yaşam.
Tayfun Talipoğlu

8 Mart 2017 Çarşamba

Görkemli bir gerçek: Mualla Eyuboğlu





Çok sevdiğim ,örnek aldığım güzel kadın ;saygı ile anıyorum.



Görkemli bir gerçek: Mualla Eyuboğlu
Tuba ÇANDAR
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının ilginç bir temsilcisidir. Trabzonlu Eyuboğlu ailesinin tek kızları; ressam Bedri Rahmi ile şair Sabahattin Eyuboğlu’nun kızkardeşleridir. Kendisini onlarla tanımlamaktan gocunmaz, ünlü olmamayı önemsemezdi.
Oysa Türkiye’nin ilk kadın mimarlarındandır. Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdikten sonra, ‘Köy Enstitüleri’ denilen eğitim seferberliğine katılmıştır. Bir Anadolu âşığıdır o. Gidilecek yere tren yoksa katır vardır mutlaka. Yün şalvarı ve postallarıyla yirmiden fazla Köy Enstitüsü’nün kuruluşunda çalışır.
Zehirli sıtma yüzünden babasının zoruyla İstanbul’a dönünce akademiye asistan girer. Ama sıkılıp kaçar, hafriyat mimarı olarak Efes ve Yazılıkaya kazılarına katılır.
Sonunda Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu Raportörlüğü’ne getirilir: “Mardin’den Edirne’ye kadar bütün eski eserler kontrolüm altında. Barbaros Hayrettin Paşa Türbesi, Süleymaniye Külliyesi, Emirgan Yalısı, ne varsa restore ettik işte. Rumeli hisarı ve Topkapı Sarayı Harem Dairesi’ni de tabii. Anlayacağın hep iş, hep iş...”
Yaşamöyküsünü anlattığım ‘Hitit Güneşi’ adlı kitabımda böyle özetlemişti, ülkesinin kültür mirasına adanmış koca ömrünü. Tevazu Mualla Hanım’ın hakikatiydi. Ama görkemli bir gerçekliği de vardı. Galata’nın ünlü Doğan Apartmanı’nda Anadolu uygarlıklarının canlı müzesi bir dairede yaşardı. Ak saçlarını gümüş tarakla tutturur, Anadolu motifli uzun giysilerini akik ve firuze takılarla süslerdi.
Kendine özgü bir Cumhuriyet kızıydı. Hem Atatürkçü bir idealist, hem de tasavvuf ehliydi. Hem geleneklerine bağlı hem de ‘haymatlos’ bir Almanla evlenecek kadar moderndi:
“Bu evde Robert’le (Anhegger) mevlit okutur, kandillerde toplanırdık. Adımızı gericiye çıkardılar. Köy Enstitüleri’nin yıldönümlerini kutlardık. Komünist dediler. Her boyaya boyandık yani. Hepsine gülüp geçtik. Sabahattin Abimin dediği gibi, ‘bizden memleketi sevmek, gerisine boş vermek...”
Mualla Eyüboğlu'nun tüm kadınlara örnek olması dileğiyle...

26 Şubat 2017 Pazar

HASAN-ÂLİ YÜCEL

Cumhuriyet Eğitim Devriminin Işık Saçan Milli Eğitim Bakanı, Felsefeci, öğretmen, müfettiş,, bestekar, İzmir Milletvekili, "Çağın En güzel gözlü Maarif Müfettişi"Cumhuriyet tarihimizin en devrimci, en hümanist, en uzun süre görev yapan , bilim ve sanat adamı Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel.( 1897 - 26 Şubat 1961)Şair Can Yücel'in babası, Japonya kıyılarında batan Ertuğrul Fırkateyninin kaptanı Ali Beyin torunu;
Ölümünün 56. yılında saygıyla anıyoruz, ışığı sönmemesi, unutulmaması umuduyla...
Aşağıdaki dizeler İsmail Hakkı Tonguç'un ölümünden sonra O'na armağan olarak yayınladığı son kitabı "Dinle Benden" kitabından alınmıştır. Hayatının özeti niteliğindedir...

Elli yılın yarısı çalışma ,gelişmedir;
Öbür yarısı fakat savaşıp didişmedir.
Bilen yok neticede kim yenildi,kim yendi;
Kimi sıfırsın dedi, kimi öğdü beğendi.
*************
Düştüm millet uğrunda deva ararken derde,
Kötü ettin dediler iyi denecek yerde.
İstediğim bu idi;Devlet bağsız,vatan hür;
Bu bağımsız vatanda Türke rahat ömür.
****************
Altı ağustostaydı ,çekildim Bakanlıktan
Ondan sonra başladı hücumlar dört bir yandan.
Hangi sözün sonunda 'ist' gelmişse o,bendim ;
Tanıyamaz olmuştum artık kendimi kendim.
*******************
Madem sonunda 'ist ' vardı ,nasıl kominist olmam?
Yüzdeyüzdü bir yandan bunlarca faşist olmam?!
Bu şaşkınlar gözünde olmuştum ben sosyalist.
Hem kominist ,hem faşist, hem anti_nasyonalist!...
********************
'Halk ne bilir bunları ,söyle ,tutar!' dediler;
'Bilmeyenler bunları kolay yutar' dediler.
Halk mı sanki aldanan, aydınlar da yuttular;
Geçen emeklerimi bir anda tuttular .
 Hasan Âli Yücel
Dinle Benden 1960 
" Türk Milleti, Ne Zaman Kendini Kurtulmuş Sayabilir? "

Hasan Ali Yücel Anlatıyor:


Kurtuluş kavramı için Atatürk'ün önünde geçen bir olayı, aziz bir hatıra olarak burada anlatmak istiyorum:

Bir gece, Ulu Önder, sofrasındaki arkadaşlardan sormuştu:

-"Türk milleti, ne zaman kendini kurtulmuş sayabilir?"

Hazır olanlar, birer birer düşüncelerini cevap olarak kendisine söylüyorlardı. Sonlarda sıra bana gelmişti:

-"Paşam, Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacını duymayacak hale gelirse o zaman kurtulmuş olur."

Şeklindeki fikrimi özetlemiştim. Böyle demiştim ama, dedikten sonra da türlü yorumlara alınabilecek böyle bir sözü söylemekten korkmuştum.

Atatürk:

-"Hepiniz, enteresan fikirler söylediniz. Fakat (beni göstererek) bu çocuğun ileri attığı, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir."

Diyerek hem müsamahasının, hem geniş anlayışının unutulmaz bir yeni delilini vermişti.

Hasan Ali Yücel*

HASAN-ÂLİ YÜCEL

 HASAN-ÂLİ YÜCEL, İNSAN VE EDEBİYAT

 ÖNER YAĞCI

“Çare Fikret’in dediğidir; Hak (doğru) bellediğin yolda yalnız gideceksin… Üzülmemeli, çünkü hak (doğruluk) yolunda yalnız kalındığı görülmemiştir.”

“Biz, yarınların insanlarıyız. Emeklerimizi, bilgi ve duygularımızı, yaptığımız bütün işleri bizden sonra geleceklere bir miras değil bir vasiyet olarak terk ediyoruz.”

“İyilik bir su, bırak aksın/ Gönül denen bu çeşmeden./ Sen de böyle yapacaksın,/ Hiç karşılık beklemeden./ Su yerine iyilikle dol,/ Yavrum adsız bir çeşme ol.”

“Dört kelime ile tekrar edeyim: Biz milliyiz. Türk olarak resimde ışığımızı, musikide sesimizi, edebiyatta duygumuzu ve fikrimizi söylemek istiyoruz ve yaptığımız müesseselerde bunun tohumunu atıyoruz.”

 “İstediğim bu idi devlet bağsız, vatan hür;/ Bu bağımsız vatanda Türk’e rahat bir ömür.”

“Garplılarınkinden daha geniş olarak, nerede insan zekâsının bir eseri varsa onu içine alan bir Hümanizma kurma yolundayız… Türk hümanizması, beşer eserine istisnasız kıymet veren, ona zamanda ve mekânda hudut tanımayan hür bir anlayış ve duyuştur.”

“İlimde hürriyet, fikirde hürriyet demektir.”

 Hasan-Âli Yücel
 Giriş: Hasan-Âli Yücel’i Tanımak

1789 Fransız Devrimi’nin siyasal ve toplumsal etkilerinin Avrupa’nın hemen hemen bütününe yayıldığı 19. yüzyıl başlarında ülkemizde de siyasal, toplumsal, kültürel ve felsefi anlamda bütünsellikten ve derinlikten yoksun bir Batılılaşma düşüncesinin ve bu düşünce doğrultusundaki ilk girişimlerin başladığı görülür.

Fransız Devrimi’nden 40 yıl sonra yayımlanan 1839 Tanzimat Fermanı, bütünsellikten ve derinlikten yoksun olsa da bu doğrultudaki atılımların ilk kanıtıdır. 1876 ve büyük dönüşümler sağlamayı amaçlayan 1908 Meşrutiyetlerinin modernleşme atılımlarının sonuçsuz kalmasının nedeni de yeterli düşünsel temellerin atılamamasındandır.

Cumhuriyet Devrimi ise, en eski uygarlıkların merkezi olan Anadolu’da, Mustafa Kemal’in öncülüğünde Rönesans’ın sağlanması amacıyla ve Hümanizma’nın coşkusu, birikim, tutkusu temelinde birbirini tamamlayan devrimlerle bir bütünselliği yakalayan, aynı zamanda güçlü ve gerçek bir dönüşüm sağlayarak her alanda derinliğe ulaşan büyük bir Batılılaşma, çağdaşlaşma atılımıdır.

Hasan-Âli Yücel, Mustafa Kemal’in gördüğü bu atılımın zorunluluğunun ışığını alnında ilk duyumsayan, bu doğrultuda düşünsel ve pratik öncü adımlarını atan ilk büyük aydınlardandır. “Atatürk’ün yeni bir ulus yaratma projesini Hasan-Âli kadar kim kavrayabildi bugüne kadar?” diye soran Vedat Günyol, Yücel’i, “Türk düşünce dünyasına hümanizma açısından yeni ufuklar açma yolundaki… olağanüstü, gönülden, kafadan, yürekten, ver Allah ver cömert, Türk insanına yönelik, onu bilinçlendirme atılımında onurlu” bir insan olarak değerlendirmenin doğru olduğunu düşünüyor. (Hasan-Âli Yücel Anma Kitabı, s. 3)

Hasan-Âli Yücel, dünya kültür birikiminden özümlediği bir sentezle yurdumuzun aydınlıklara kavuşması için ömrünü humus eden bir düşünce ve eylem adamıdır. Onun büyük boyutlu, çok yönlü, derinlikli, zengin düşünce dünyasını ve eylemini oluşturan birikimin kaynağını, düşünsel üretimlerine ve gerçekleştirdiklerine bakarak şöyle belirleyebiliriz:

Ona kaynaklık eden, insanlığın büyük kültürüne katkılarıyla var olan bilgelerden başlamalıyız.

Seni bildim bileli,/ ey balçık dünya,/ başıma nice belalar geldi,/ nice mihnet, nice dert./ Seni sırf beladan ibaret gördüm,/ seni sırf mihnetten, dertten ibaret.” diye tanımladığı dünyayı sevginin ve hoşgörünün mekânı kılmak için uğraşan Mevlana, Doğu’nun büyük bilgesi olarak “Ya olduğun gibi görün,/ Ya göründüğün gibi ol.” diyordu.

Batı edebiyatında Doğu ile Batı’yı en iyi harmanlayan, tek ve büyük bir dünya kültürü için “Weltliteratur kavramıyla büyük insanlığı arayan Goethe, “Işık, biraz daha ışık!” diyordu.

Kıran da olsa kırıl fakat bükülme sakın!” anlayışıyla yaşayan Tevfik Fikret, “Hak bellediğin yolda yalnız gideceksin!” diyordu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” ilkesiyle yola çıkan Mustafa Kemal Atatürk, “Cumhuriyet sizden fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller ister.” diyordu.

Mevlana, Goethe, Tevfik Fikret ve Mustafa Kemal Atatürk’ün, bu dört büyük insanın aktardığım sözlerini yaşam biçimi kılan devrimci, aydınlanmacı, hümanist, gerçekçi bir bilgenin insana, edebiyata yaklaşımı, edebiyatçılığı, insana ve edebiyatımıza katkıları üzerine hazırladığım bu bildiride; “Türk Rönesansı”nı oluşturmaya ömrünü adayan; “Mühim olan şu veya bu değil kim olduğumuzu bilmektir.”, “Benim ülküm yurdun cennet olması.” diyen; “Bende korku arama.” deme cesaretiyle bükülmeden yaşayan; Yaşar Nabi Nayır’ın sözüyle “Aklıyla batıda, gönlüyle doğuda bir düşünce adamı”, “Efsane Milli Eğitim Bakanı”, kültür, eğitim, edebiyat, siyaset, düşünce ve eylem adamı olan Hasan-Âli Yücel’e bir açıdan, edebiyat alanından baktım. Onun Türk toplumunun geleceğinin mimarı olarak edebiyata yaklaşımını, edebiyatçılığını, yaşamımdaki etkilerinden, katkılarından yola çıkarak dünümüzdeki birçok kuşağı nasıl etkilemiş olduğunu, yarınımızdaki yeni kuşakları da etkilemesinin zorunluluğunu belirterek anlatmaya çalıştım.
 1. İlk Buluşma/ Harita, Anahtar, Işık: Klasiklere Önsöz

1938–1946 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı yapan, kısa yaşamına sığdırdığı ölümsüz yapıtlarıyla, birçok konudaki öncülüğüyle, büyük ve görkemli başarılarıyla, ülkemize kazandırdıklarıyla Cumhuriyetimizin büyük bilgelerinden biri olan Hasan-Âli Yücel adı belleğime çocukluğumda girmişti. Kitabın kıt olduğu ama Cumhuriyet sevdalısı öğretmenlerin ülkenin geleceği olan, kendilerine emanet edilen öğrencilerine bin bir coşkuyla, özveriyle, karşılarına dikilen engelleri aşmaya çalışarak bu sevdayı öğrettikleri yıllardı.

Önce Yerköy Ortaokulu, sonra Tokat İlköğretmen Okulu yıllarımda okuma sevgisi aşısı tutmuş, okuma sevgisini yaşamının bir parçası haline getirmiş bir öğrenci olarak okul kütüphanelerinde bir hazine gibi keşfettiğim “klasikler” kendimi tanımamda, yaşamı algılamamda ve gerçek bir insan olarak yaşama katılmamda bana yol gösteren ışıklar oldu.

Işıklar” dedim, bu ışıklar tarihin ve coğrafyanın, bugünün ve yarının gizemlerini bilinen gerçeklere dönüştürmemin anahtarları oldu bana. Bu “anahtarlar”la Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nün kapısını açma fırsatıyla buluştum. Bu anahtarlarla aydınlıkçı, devrimci, gerçekçi edebiyat geleneğimizin bir halkası olma cesaretini buldum kendimde. Öyle biliyor ve inanıyorum ki bu ışıklar, yalnızca benim ve kuşağımın değil benden önceki birkaç kuşağın daha yaşam anahtarları oldu. Şimdiki zamanı yaşayan kuşaklar olarak Hasan-Âli Yücel’i doğru bir yöntemle ve biçimle bugüne ve geleceğe aktarmayı başarıp becerebilirsek yaşayacak yeni kuşakların da yaşam anahtarları olacağına kesinlikle inanıyorum.

Bir insan için kitapla ve edebiyatla bütünleşmiş, anlam kazanmış bir yaşama sahip olmaktan daha değerli ne olabilirdi, üstelik kendisi gibi birçok insanın da benzer değerlerle donanmış olduğunu görmekten daha güzel ne olabilirdi gibi soruların yanıtlarını ararken bu değerli yaşam armağanının anlamını düşünmeye başladım. O yıllarda karşılaştığım ve bir kutsal kitap gibi her satırını anlamaya çalışarak neredeyse ezberlediğim bir metin, benim kitaplarla kardeş kılan bu serüvenimde en önemli “harita” oldu. Yaşam haritam olan ve belki de yurt sevdasıyla dolu aydınlanma ve devrimci bir insan olabilme serüvenimi, edebiyatçılığımı borçlu olduğum bu metnin altında, bir daha aklımdan çıkmayacak bir ad, “Hasan-Âli Yücel” yazıyordu.

Bu metnin yazarı; kitapla ve edebiyatla bütünleşmiş, anlam kazanmış bir yaşama sahip olan insanlar yaratmayı düşleyen; yarattığı bu insanları birbiriyle buluşturarak kaynaştırmayı amaçlayan; yaşamı anlamlı kılmayı bir toplumun tümüne yaygınlaştırma çabasına ömrünü veren bir insandı. Üstelik bu insanın çabası sonuç almıştı. Kul olarak, ümmet olarak yaşayan insanlar topluluğu, Cumhuriyet’in özgür yurttaşları olarak ve insanlık değerleriyle bütünleşmiş yerel ve ulusal değerleriyle toplum ve ulus haline gelme sevdasını yaşamaya; özgürleşme, çağdaşlaşma atılımlarını sürekli kılmak için savaşımlara girmeye başlamıştı.

Bir insan için bundan daha değerli ne olabilirdi?

Yücel’in klasiklere yazdığı “önsöz” olan bu “harita”da gördüğüm, bu değerli armağandı:

“Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar. Sanat şubeleri içinde edebiyat, bu ifadenin zihin unsurları en zengin olanıdır. Bunun içindir ki, bir milletin diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi, zekâ ve anlama kudretini o eserler nispetinde artırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır. İşte, tercüme faaliyetini, biz, bu bakımdan ehemmiyetli ve medeniyet davamız için müessir bellemekteyiz. Zekâsının her cephesini bu tür eserlerin her türlüsüne tevcih edebilmiş milletlerde düşüncenin en silinmez vasıtası olan yazı ve onun mimarisi denen edebiyat, bütün kütlenin ruhuna kadar işleyen ve sinen bir tesire sahiptir. Bu tesirdeki fert ve cemiyet ittisali zamanda ve mekânda bütün hudutları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi milletin kütüphanesi bu yönden zenginse o millet, medeniyet âleminde daha yüksek bir idrak seviyesinde demektir. Bu itibarla tercüme hareketini sistemli ve dikkatli bir surette idare etmek, Türk irfanının en önemli cephesini kuvvetlendirmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen Türk münevverlerine şükranla duyguluyum. Onların himmetleri ile beş sene içinde, hiç değilse, devlet eli ile yüz ciltlik, hususi teşebbüslerin gayreti ve gene devletin yardımı ile, onun dört beş misli fazla olmak üzere zengin bir tercüme kütüphanemiz olacaktır. Bilhassa Türk dilinin, bu emeklerden elde edeceği bu büyük faydayı düşünüp de şimdiden tercüme faaliyetine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okuru için mümkün olamayacaktır.

(23.6.1941)

Maarif Vekili Hasan-Âli Yücel”

Metindeki “merhale-aşama, müşahhas-somut, müessir-etkili, tevcih-yönelme, ittisal-buluşma…” gibi o zamanlar anlamadığım birkaç sözcüğü öğretmenlerimden, sözlüklerden öğrenerek kavramaya çalıştığım bu yol haritasının kılavuzluğunda defineler peşinde koşan bir gezgin gibi oldum. İyi bir okur olmak, okumayı yaşamımın bir parçası haline getirmek, ardından yazar olmak, yapıtlar sunmak bu gezginliğimin sonuçlarından oldu. Yaratma özgürlüğüyle tanışmakla başlayan bu serüvenimde en somut olarak, çok yıllar sonraCumhuriyet Dönemi Edebiyat Çevirileri Seçkisi’ni (Kültür Bakanlığı Yayınları, 1999) hazırlarken bana ışık tutan bu önsöz oldu. 60 yıl sonra bile ışık ve anahtar olmaya devam eden bir sayfalık bir bildiridir bu “önsöz” diyebilirim.

Onun klasiklerinin açtığı yolda insanlığın tüm birikiminin yer aldığı dünya coğrafyasının ve bütün bir insanlık tarihinin çeşitli kesimlerinde insanın ve toplumların durumlarını, duygularını, duyuşlarını, serüvenlerini, arayışlarını gördüm. Düşlerden anılara, mitolojiden gerçekliğe, mistiklikten bilince, yaratıcılıktan gelecekçiliğe uzanırken insan olmanın onuru ve kıvancıyla dolduğumu duyumsadım. Bu duyumsamadır ki insanı insan yapan özelliklerin neler olduğunu öğretti bana. İnsanın yurdunu sevmesinden özgürlüğe, ülkesinin bağımsız olmasından eşitliğe varmasını amaçlayan bu özelliklerin savunulan değerlere dönüşmesiyle artık “insan” olmaya başlaması ve “büyük insanlık” sevdasıyla bütünleşmesi kaçınılmaz hale geliyordu.

Bir yaşamın anlamlı olması için daha ne gerekirdi?
 2. “Dinle Benden” ki “Hikâyem ve Savunmamdır”…

Hasan-Âli Yücel’le ikinci buluşmam Dinle Benden’le oldu. Büyük bir şans ki 12 Mart’lara, 12 Eylül’lere karşın, ilk gençliğimin bu “eskimeyen” kitabı, hemen hemen bütün satırları çizilmiş ve o yıllardan kalan birkaç kitaptan biri olarak hâlâ kitaplığımda duruyor. (Her nasılsa öğretmen okulumuzun kütüphanesinde “ayıklanmamış”tı ve orada görmüştüm önce. Sonra da Tokat’ın o yıllarının büyük kitapçısı Özüduru Kitabevi’nde rastlayıp almıştım. 

Dinle Benden adının aklıma hemen Mevlana’yı ve onun Mesnevi’sini getirmesi doğaldı. Çünkü Mevlana’nın Mesnevi’si, “Dinle neyden kim hikâyet etmede/ Ayrılıklardan şikâyet etmede…” diye başlıyordu.

Hasan-Âli Yücel’in, uğradığı haksızlıkları, yaşadığı düş kırıklıklarını aktardığı ve özellikle birlikte yola çıktığı partisinin kendisini ve atılan devrimci adımları sahiplenmemesini halkına şikâyet ederken Mevlana’nın Mesnevi’sinin çağrıştıran ve onun ilk dizesiymiş izlenimi veren bir ad koyması onun Mevlana sevgisini vurguluyor. Kitapta insanın yanlışlıklarının insana aktarılarak bir yaşam hesaplaşması yapılmasının yanı sıra doğru bir yaşam arayışı da Mevlana’yla bütünleşmenin aktarılmasıdır.

İlk basımı 1960’ta İnkılâp Kitabevi’nce yapılan Dinle Benden’in ikinci sayfasındaki,“Dinle Benden, Tonguç’un ruhuna armağandır;/ Beni ona bağlayan, Türk ruhuna imandır./ İsterdim bu kitabı yaşıyorken okusun;/ Mezarına değil de duyan gönlüne kosun./ Hasan-Âli Yücel” sözlerinin, yapıtın Kültür Bakanlığı’nca yapılan yeni basımında yer almamasını da tarihe not olarak düşüyorum.  

Hasan-Âli Yücel’in yapıtı bir manzume biçiminde yazıp sunması onun edebiyatçı kimliğinden dolayıdır. Ki bu kimlik onun daha sonraki birçok yapıtında ortaya çıkacaktır. Beyitler halinde yazılan Dinle Benden’in, altında “1959” yazılı olan ilk şiirinde (İşte Başlarız Söze!..) Yücel, bir çeşit iç dökerken, Atatürk sevgisiyle var olduğunu haykırıyor:

Çeyrek asır yaşadım göğsünde siyasetin;/ Gördüm pınar başını o yıllarda devletin./ Atatürk’ü tanıdım gezisinde, evinde;/ Köşe konuşmasında, açıktan söylevinde./  Nasıl işliyor gördüm, yüreğiyle kafası;/ Boş yere denilmedi ona Türk’ün Atası./ Onunla aydınlandı Türk’ün tarihi, dili;/ Nereye dokunduysa nur oldu nurdan eli./ Yaşıyoruz bugün biz kurtardığı vatanda;/ El uzatma sakın ha, Allah’ından utan da…”

Bu sevgi: “Çalışmakla ödenir ancak minnet borcumuz,/ Nankörlük edersek biz kötüdür sonucumuz./ Gençliğimden beri ben, içten bağlıyım O’na,/ Değişmez bu düşüncem ömrüm erse de sona./ Doğrudur çünki O’nun devlet, millet görüşü;/ Vatanı uygarlığın bağlariyle örüşü./ Hâlâ bu inandayım, uygar olmaktır temel;/ Türk ruhu bundan doğar, odur en büyük emel…” dizeleriyle yoğunlaşırken belirlediği bu amaca yardımcı olan her şeyin değerli olduğu düşüncesiyle siyaset isteğini “yüreğinden silerek” köşesine çekilmeyi ve bundan sonraki işinin “okuyup yazmak” olduğunu söylüyor. Gördüklerini açıkça anlatacağını, düşündüklerini yazacağını, yıllardır böyle yaptığını, neyi varsa bu yolda çekinmeden vereceğini belirterek Dinle Benden’in bir anlamda vasiyeti, bir anlamda da hesaplaşması olduğunu ve halkına yaşamının hesabını vermesi olduğunu vurguluyor:

“Benim vergim nedir ki, birkaç kitaptır ancak,/ Çobanın armağanı, bilirsin ne olacak?/ Bu kitap da öyledir, amma hazindir sesi;/ Her zaman dile gelmez destanların böylesi./ Bunda hem hikâye var, hem öğüt, hem savunma;/ Biraz da dert dökerek içten içe avunma./ Senin sevgin, yazdıran bütün bunları bana;/ Senin sazın elimde, senden söylerim sana/ …Leyla-Mecnun masalı yoktur bunun içinde,/ Neler geçmişse vardır ömrümün sürecinde./ Bu bir name Yücel’den, yollanılmış adına;/ Sanırım ki, kolayca varacaksın tadına./ Seversen hikâyemi, başka dostlara anlat;/ Beğenmezsen, darılmam, tutma elinde, yırt, at!”

Kırgın bir yüreğin seslenişidir bunlar. Ama bu kırılma yalnızca Yücel’in değil aynı zamanda Cumhuriyet devrimlerinin de kırılmasıdır. Yaşamıyla örtüşen bir toplumsallığın da tarihidir aslında onun yazdıkları. Ülkemizin 2. Dünya Savaşı sonrasındaki yeni politikalara yönelmesiyle Yücel’in “eski devrimci” olarak, eski değerlerin savunucusu olarak siyasetten uzaklaştırılması gereğinin bir sonucuydu. O, işte bu politikalara yanıt olarak kırıldığını ama bükülmediğini vurgulayan bir hesaplaşmaya dönüştürüyordu Dinle Benden’i.

Yücel, Seni Kimler Düşündü şiiriyle, “Bu gönülden destanı senin için yazdım ben;/ Her harfini elimle yüreğime kazdım ben.” diyerek “sevgili vatandaşı”na seslenmeyi sürdürüyor. Başından geçenlerin anlatmakla tükenmeyeceğini; başına gelenlerin “akıllıyı çıldırtacak” derecede olduğunu; kendisini sokmaya gelenlerin her birinin “zehir dilli bir kuyruklu yalan” ve “çıngıraklı yılan” olduğunu belirtiyor. Bizde “biraz sivrilen”in göze battığını, toplumda “önde gelen”in “arkadan tekmelen”diğini; tarihimizin “böyle haksızlıklara” tanık olduğunu ve bunların “milletin sinesinde” yara açtığını; bunun için yurttaşlarının kendilerini kuru lafa kaptırmamalarını ve bilmeden suçlayarak “öz kardeşini” kırmamalarını söylediği bu manzum savunmasına devam ediyor:

“Savunmam farzolmuştu, kılıç ettim kalemi;/ Kalkan ettim onlara has çelikten gövdemi./ O gövde ki, varlığı senden küçük bir parça,/ Kökü tarihe inmiş, seninle asırlarca./ Özü, senin özüne karışmış öylesine, / Dil uzatmak olur mu soydaşın böylesine?../ Köye okul yapanı taşlama, yazık olur;/ Bilgisizlik yüzünden bu vatan arık olur.../ Değişmemiş bir zaman işte Yücel, bu Yücel,/ Bu inanla gidecek gelince ona ecel./ Yirmi milyon nüfusta cahil on beş milyonken,/ Nasıl aylak kalırmış millete gönül veren?/ Bırakmak istememiş hiçbir Türk’ü bilgisiz,/ Kalmamış bir an bile Türk’e bağsız, ilgisiz./ Candan evladı bilmiş senin öz evladını,/ Basmış yanan bağrına sormaksızın adını./ O senin yavrun için her mihnete katlanmış,/ Sendeki öz cevherin kıymetine inanmış./ Okusun, adam olsun kaygusiyle didinmiş;/ Seninle anlaşarak bu inanı edinmiş./ Hem de sen değil miydin köye okul istiyen?/ ‘Bilgi gerek bizlere ekmekten önce’ diyen?..”

Şiirin devamında Köy Enstitülerinin Tonguç ve “bu işe gönül veren hayli arkadaş”la “bin sıkıntı içinde” kurulduğunu, “bu ateşli çalışma”nın göreni şaşkınlığa uğrattığını “Kıraç yurdun yüzünde doğdu yeni bir bahar.” diyerek kendi yavrusunu selamlıyor. Yarınlara Akın Var!.. şiirinde, “Yarını düşünmeyen milletler zorca yaşar” diyerek son üç yüz yılın Türk tarihini “Hasta Adam”lıktan Meşrutiyetlere, Balkan Savaşı’ndan Seferberliğe, işgalden ulusal Kurtuluş Savaşı’na, Cumhuriyet’ten devrimlere kadar şiirleştiriyor:

Bugün hür geziyorsan borçlusun o günlere… Artık dönecek yer yok burada tutunacaksın;/ Burada uyanacaksın, burada dayanacaksın… Devrimlerin özü bu, Cumhuriyet bu demek;/ Uygarlık ülküsüne inanıp vermek emek!..

Ellinci Yılım şiirinde çocukluğundan başlayarak yaşamının hesabını verirken 1946’da başlayan kendisine yönelik saldırıların üzerinde duruyor ve “Olmuştu kör dövüşü o devirde siyaset;/ İktidar acz içinde bataktı muhalefet./ Biri gitmemek için diğeri gelmek için/ Uğraşıp dururlardı milleti çelmek için./ Gözleri bürümüştü sade iktidar hırsı./ Bir punduna getirip bir şey olma kaygısı./ Sallamadım birini, boş verdim cümlesine;/ Hakka Hakta kavuştum ben onların tersine.” diyor. En çok da düşman kesilen dostlarına sitem ediyor ve vicdanını dinleyerek “tek başına” girdiği savaşımı kazandığını belirterek şöyle bitiriyor şiirini:

“Sonunda ben kazandım, temize çıktı adım./Zulmetmeye yetmedi kudreti hiçbirinin/ Sonu hüsranla bitmez gerçek gönül erinin.”

Yücel, Ne Kadar Benzemezmişim Bana Ben!.. şiirinde de düşman kesilen dostlarından yakınırken “Dokunmazdı bu kadar dışarıdan olsaydı.” diyor. Kendisini boy hedefi yaptıklarını, gizli gizli kuyusunu kazdıklarını, kendisine akla hayale gelmeyecek iftiralar attıklarını, hem komünist, hem faşist hem antinasyonalist dediklerini,“vicdan sağırlaşınca” aklın hakkı duymadığını söylüyor. Öğrensinler Aslım Ne!.. şiirinde soyunu anlatırken Türk Kime Derler? şiirinde ırkçıları eleştiriyor, Milli Ülkü ve Türk şiirinde milliyetçiliğinin özünü anlatırken Günaydın şiirinde DP diktatörlüğünü eleştirerek 27 Mayıs’ı selamlıyor.
 3. “Tarihi Kadim”le Bütünleşmek, İnsan Olmaktır

Öğretmen Okulu yıllarımda Tevfik Fikret’i tanımaya, anlamaya, şiirlerinden bir kısmını ezberlemeye başlamıştım. Ders kitaplarındaki şiirleri dışında bulamıyorduk şiirlerini. (A. Kadir’in Bugünün Diliyle Tevfik Fikret’i ilaç gibi gelmişti birkaç yıl sonra -1970-.) Köy Enstitülü bir öğretmenimiz teksir edilmiş Tarihi Kadim’i verdi bir gün. “Oğlum, işte Tevfik Fikret bu,” dedi. Sevdiğim, saydığım öğretmenlerimizden dolayı merak ettiğim ve içten içe sevdiğim Köy Enstitüleri’ni ve 1946 ile birlikte ülkemizde yaşananları öğrenmeye başladığım o dönemde Hasan-Âli Yücel adını bir de Tevfik Fikret’le birlikte görünce daha bir mutlu olmuştum.

Tarihi Kadim-Doksan Beşe Doğru’ya yazdığı notta şöyle diyordu Yücel:

Fikret, bütün yaşamında, baskılara, her türlü zorbalığa, dinsel, siyasal, dünyasal, ahretsel tutsaklıklara isyan etmiş bir şairimizdir. ‘Doksan Beşe Doğru’ ile ‘Tarihi Kadim’, yerdeki taçla gökteki tahtın saldırgan baskılarına baş kaldıran bir coşkunluktur. Ona imansız diyenlerden çok daha inanmış olan Fikret’i, öfke duyduğu ermişliklerin yıkıldığı bu devirde hatırlamamak günah olur. Bu iki manzumeyi yayınlamamın nedeni yalnızca yakın bir geçmişteki durumumuzu hatırlatmak ve bu vesileyle içinde bulunduğumuz dönemin en mutlu olanaklarla dolu olduğunu bir kez daha düşündürmektir. Bunlara bir de kendi manzumelerimden birini eklemeye cesaret ettim.  Çünkü o da aynı duygularla yazılmıştı; şu farkla ki ben aziz şairin yetişemediği kurtuluş gününü görmek mutluluğuna ulaşmıştım.”

“Eklediği” şiir, içinde “Şarkı karanlıklar ezip boğmada/ O meş’um (uğursuz) gecenin biz seheriyiz!.. Gönlümüz kılıçtır, tenimiz kını/ Orada saklarız vatan aşkını…” dizelerinin de olduğu, “Okuyup okutmak işimiz bizim/ Haram lokma kesmez dişimiz bizim/ Her yerde bulunmaz eşimiz bizim/ Biz yeni hayatın erenleriyiz!” dizeleriyle biten Yeni Hayat şiiriydi.

Özgür kuşaklar” yetiştirmenin Atatürk’ün, Fikret’in ve onun özlemi olduğunu gösteriyordu bu tavır. Atatürk nasıl ki, “Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister...” diyerek, “Kimseden yardım beklemem, kol kanat dilenmem,/ Kendi boşluğumda, kendi gökyüzümde, kendim uçarım,/ Eğilmek, tutsaklıktan daha ağır gelir boynuma,/ Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.” diyen Tevfik Fikret’le bütünleşmişse Hasan-Âli Yücel de hem Tevfik Fikret’le hem Atatürk’le bütünleşmişti. Üçü de baskı yönetimleriyle savaşan, onlara ödün vermeyen kişilikti.

Mustafa Kemal’in Tevfik Fikret’in Tarihi Kadim’i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır...” sözlerini ilke belleyen Hasan-Âli Yücel’in yeni harflerle basılan ilk kitap olarak Tarihi Kadim’i seçmesinin anlamı büyüktür.

Tevfik Fikret’in 1912’de yazdığı, A. Kadir’in Türkçesiyle, “Bir uğursuz dönem yine çiğnendi yeminler;/ Çiğnendi yazık ulusun yüksek umudu,/ Kaanun diye topraklara sürtüldü alınlar;/ Kaanun, kaanun diye kaanun tepelendi.../ Boşuna çığlıklar yine, boşuna bu inilti!” dizeleriyle başlayan Doksan Beşe Doğru şiirinin de kitapta ikinci şiir olarak yer alması bilinçli bir seçme eyleminin sonucudur.

Millet yaşamaz, hakka özlemle solurken,/ Sussun diye vicdanına yumruklar inerse;/ Millet yaşamaz, yüce meclisi aşağılanırken,/ Aldatıp korkutmayla titrer ve sinerse;/ Millet yaşamaz, onun toplumu boğulurken!” dizeleriyle süren; “Düşsün sana, zorbalığa, kapılıp eğilen baş,/ Kopsun, seni bir hak diye alkışlayan eller!” dizeleriyle biten bu şiir de Tevfik Fikret gerçeğini simgeleyen şiirlerden biridir.

Bu kitabın Hasan-Âli Yücel imzasıyla yayımlanması ise, bir edebiyatçının bir başka edebiyatçıyla bütünleşmekten onur duymasıdır aynı zamanda.
 4. Bir Edebiyat Öncüsünün “Pazartesi Konuşmaları”

Bu onurlu edebiyatçı, Pazartesi Konuşmaları’nda çeşitli konulardaki düşünceleriyle okurlarının karşısına çıkmıştı. Yapıttaki 2 Haziran 1937 tarihli önsözünde şunları söylüyordu:

Milli davalarda zapt edilmemiş sıcak heyecanlar, edebi meselelerde olanı olduğu gibi göstermek kaygısı, felsefi düşüncelerde hayatın kendisiyle vasıtasız temasa gelmek cehdi, bu yazıların vücut bulmasında bana hâkim olan esaslardır… en geniş insani düşüncelere bile millet denilen varlığın özünden varılacağına inanıyorum… Ben Schiller gibi güneşin altın sarısından içtiği şarapla mest ve birbirine sokularak bahtiyar bir insanlığın istikbalini kendi milletimin ilerideki mesut günlerinde gören ve bu hayal içinde bütün saadetini bulan biriyim. Bu idealin verdiği kuvvetle yazdım ve aynı idealin vereceği kuvvetle yazacağım.”

Kitabımız başlıklı yazısında; “Her içtimai inanma sisteminin bir kitabı vardır. Bu kitap ona inananlarca kutsal sayılır. Kemalizmin kitabı Nutuk’tur; onu biz Türkler mukaddes tanırız…” (Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998, s. 1) diyerek Mustafa Kemal’le düşünsel bağını açımlarken Öz Türkçe Nedir? başlıklı yazısındaki, “Öz Türkçe, Türkçe düşüncedir… Atatürk dil değişiminin anlattığı en büyük gerçeklik işte budur: Kafayı işletmek, düşünmek. Atam oğlu düşündü mü kımıldamaksızın duramaz. Her düşünce bir kımıldamadır. Öz Türkçe, Türk beynindeki kımıldamanın sesidir…” (s. 41) düşünceleriyle dil devriminin sevdalısı ve öncüsü olduğunu gösterir.

9 Mart 1936 tarihli, kısaltmadan aktaracağım düşünceleri Yücel’in edebiyatçılığının temelidir:

İnsanlar hayatlarında birtakım acılar çekmeye, birçok arzularla yanmaya mahkûmdurlar; istekleri ye­rine geldiği zamanlarda ise neşelenip kendilerini bahtiyar sayarlar. Müstesnası olmadan hepsi doğarlar, hasta olurlar, ölürler. Bu, onlar için kati ve zaruridir. İçtimai sınıflar, bu doğuşun, bu oluşun ve bu ölüşün ancak şeklini değiştirebilir. Çekilen açılar, duyulan ar­zular ve saadetler yine türlü şartlara göre başka başka manzaralar gösterirler.

İşte, sanat ve edebiyat, bu acıların, bu arzu ve isteklerin dilidir. Bu duyguları dile getirmek için mu­ayyen bir kültür düzeyine gelip yükselmek, insanlık yolunda ilerlemiş olmak, zekâ ve hislerini terbiye etmiş bulunmak gerektir. Bu hale gelmeye şu veya bu içtimaî sınıftan olmak engel değildir. Adamlığını ve insanlığını duymak lâzımdır. Köprü altında geceler geçirerek bir Maksim Gorki, saraylar içerisinde yaşayarak bir Goethe olmak kabildir.

İbsen, bir tüccarın oğlu idi. Sonra sıkıntılı bir hayat geçirdi. Mizacı, fertçi ve iradeli idi. Da­nimarka’nın Prusya ve Avusturya tarafından sömürgeleştirilmesine isyan eden ruhu, ona Brand’ı yaz­dırdı. Brand hangi sınıftan bir düşüncenin eseridir? Bir idealizmin sesi olan bu piyeste, bulunduğu asrın ego­izmini, özellikle kendi milletinin kardeş bir millete lâkaytlığını, dağdan inerken rastladığı bir genç çifte haykıran Brand, büyük İsveçli mütefekkirin kendisi değil midir?

Kendisi diye ifade ettiğimiz varlıkta elbette bir ce­miyet, bir millet ve daha genişleyerek bütün bir in­saniyet bulunabilir; fakat bir sınıf?.. O, bu büyük ve hududu geniş ruh için çok küçük bir şeydir. Nitekim Tolstoy’un, kendilerine haksız yere azap çektirilen in­sanlara acımasına kontluğu engel olmamıştır. Bu aris­tokrat ve kapitalist insan, büyük bir servete, bir köy­lünün çulundan daha aşağı bir gözle bakabilmiştir.

Rusya’da son on beş, yirmi yıl içinde amele ara­sından yetişen şairlerin eserleri, büyük bir sanat de­ğerine yükselmedikçe zümre edebiyatı halinde kalmış, yükselmiş olanları ise Rus edebiyatının malı olmuştur; filan fabrika amelesinin değil. Onun için bütün dünya kültür tarihinde sınıf ede­biyatı diye bir şey aramak faydasız ve yersiz bir dogmatizm yapmaya kalkışmaktır. Sanat ve edebiyat, önce muayyen bir cemiyet, yani millet içinde doğar; ne kadar özlü ve şamil duyguları, görüşleri ihtiva ediyorsa o kadar geniş bir sahada bütün insanlığa mal edilebilir. Bir eser, kişisel kuvveti nispetinde millidir, milli oluşundan aldığı değerle de üniversal olur.” (Sınıf Edebiyatı Yok Milli Edebiyat Vardır, s. 50–51)

1 Haziran 1936 tarihli yazısında; “Henüz milletlerarası kuvvet ve değerde eserler vermemiş olan yeni edebiyatımızın bu yola girmesi için milliyetçi bir edebiyatın var olması lüzumuna inandığı”nı yineleyerek, “Edebiyatımızın her vadisine en yüksek eserleri verecek kudrette olan Türk vicdanını ve hayatını bırakıp başka mevzular aramayı” yanlış bulur. “Biz milli edebiyata gitmek ve ona milletlerarası bir değer verdirebilmek için her şeyden önce milliyetçi bir edebiyat yaratmaya mecburuz.” (Milli Edebiyat, Milliyetçi Edebiyat, s. 53-54) diyor.

Mektepten Memlekete başlıklı yazısında, “edebiyatımızın yarınını endişe ile değil, aydınlık bir ümit ile bekliyoruz” derken (s. 58), bir edebiyat bildirisi niteliğindeki 16 Ağustos 1936 tarihli Halkçı Edebiyat yazısında düşüncelerini şöyle aktarıyor:

…Odasında masasının ba­şında, meselâ ruh ve irade kudretinin millet hayatında en ileri bir müessir olduğunu anlatmak ve bunu milletin kafasına sindirmek için yapayalnız oturup kendi ken­dine düşünen bir fikir adamı yahut laboratuarında şu veya bu hastalığın mikrobunu arayan bir doktor ha­kikatte milyonlarca insanla beraberdir. Onun dimağını işleten âmil, kendi derdine bir çare bulmak değil; ken­dinden başka ve sevgisi kendi içinde olan birçok in­sanların ıstırabıdır. İşte biz, bu kütle sevgisine halkçılık diyoruz. Halkçılık, her sahada, siyasette, ilimde, sıhhat ve kültür işinde, sanat ve teknikte tecelli edebilir. Bu duygu öyle bir güneştir ki doğmadığı ülkede ancak ölüm karanlığı vardır.

Edebiyatımızın hâlâ milletlerarası bir değere yükselmemiş olmasının sebebini ben, tam manasıyla halkçı olmayışında buluyorum. Bunun böyle olduğunu son ayda ölümüyle bütün dünya fikir âlemini harekete ve dile getiren büyük Rus edibi Maksim Gorki'nin hayatıyla ve hayatı hakkında söylenmiş sözleri bu sütunlara naklederek anlatmaya çalışacağım. Her hâdiseden ders almasını öğrenmekte bilgilerin en canlısı saklıdır.

Hayatıyla olduğu kadar ölümüyle de insanlığa örnek olabilen Gorki, edebiyatta halkçılığın en parlak tiplerinden biri idi. Gorki ve Sovyet Edebiyatı adlı ma­kalesinde Prof. I. Noussinov diyor ki: Tolsoy, Çehov, Korolenko’ların henüz sağ ol­dukları ve Dostoyevski’nin eserlerindeki büyük tesirin daha devam ettiği ve sembolistlerin revaçta bulunduğu bir devirde, genç Gorki edebiyat cephesinde işçilerin bayrağını kaldırdı. O devirde Dostoyevski gözlerini ‘Mağrur adama tâbi ol!’ diyerek dünyaya kapatmıştı, Tolstoy fenalığa mukavemet etmemeyi ileri sürüyordu, Çehov yorgun, kırgın ve en yüksek hikmetin itaatte ol­duğuna inanan insanları takdir ediyordu. Genç sembolist, okuyucularını mistik hayallerden örülmüş bir âleme alıp götürüyorlardı. İşte Gorki, böyle menfî bir dünya görüşünün hâkim olduğu bir sırada halk içinde yaşadığı ve ona varlığını bağladığı için müspet insan iradesini kendine baş düstur olarak kabul etti. Bu müspet iradenin tecellisi mücadeleden başka ne olabilirdi? Nitekim Gorki, bütün hayatında büyük bir cemiyet ve halk savaşçısı oldu. Edebiyatı kuru bir söz hünerciliği halinden çıkardı. İş­leyen ve düşünüp duyan bir adamın iştiyaklarını, halka kudret ve ruh verici sözlerini nakle vasıta olan bir ede­biyat yarattı. 1930’da Sanat Üzerine Konuşmalar’ında şöyle yazıyor:’Ben hiçbir zaman kendimi sadece yazıcı olarak hissetmedim ve etmem. Bütün hayatımca ben, şu veya bu içtimaî iş sahasında çalıştım ve bugüne kadar bu türlü çalışmanın tadını kaybetmedim.’

Gorki bütün hayatında, bu duyuşun tesiriyle üç büyük vazife gördü. Edip ve dram yazıcısı olarak içtimaî hayatın en hakikî numunelerini yarattı. Halkçı olarak halk hayatının en ehemmiyetli hâdiselerini göz önüne alıp ona bakmayanlarla şiddetli bir savaşa girişti. Edebî hareketlerin başı olarak genç istidatların yetişmesinde, edebî mekteplerin kurulup kuvvetlenmesinde büyük bir otorite oldu. Halk için, onun her sahadaki refah ve sa­adeti için her türlü yazı yazmakta tereddüt etmedi. Bir elektrik dinamosu gibi çalışan bu adam, hikâye, dram, roman, edebiyat tenkitleri, hatta hasat, çocuk oyunu ve oyuncakları, kadın kuruluşu ve kızıl ordu üzerine cilt, cilt yazılar yazdı. Onun bütün bu emekleri boşa gitmemiştir. Her şeyden önce kendi memleketinde milyonlarca insan ta­rafından tanındı ve sevildi. Cenaze merasiminde parti merkez heyeti ve komiserler meclisi adına söz söyleyen V. Molotov, Gorki için şöyle demiştir: ‘Lenin'in ölümünden sonra memleketimizin ve insanlığın uğradığı en ağır kayıp, Gorki’nin ölümü olmuştur.’ Dünya tarihinde büyük bir eserin sahibi olan Lenin’le adını beraber andırmaya muvaffak olan Gorki, kendi memleketi dışında da âlemşümul bir ün ve sevgi kazanmıştır. Yalnız son aylarda, dünya matbuatında onun için yazılmış yazılar, koca bir kitap serisi olur.

İnsanoğlu böyledir, ona ne verirsen kendisinden onu alabilirsin. Verdiğin bir kalp ise alacağın, bir kalbin alabileceği kadar sevgidir. Onun yaşama kudretini art­tıracak bir şey vermişsen, ondan daha özlü yaşaman için kudret alabilirsin. Onu zarara uğratmışsan ondan faydalanacağını umma. Halkçılık, halktan, karşılık ne alacağını bile hesaba katmadan ona varından ve var­lığından isteye isteye verebilmektir. Halkçılığın ilk şartı, onun acılarını ve isteklerini kendimizde duyabilmektir. Bu ıstıraplardan çekinmemeliyiz. Her acı bir yangındır. Büyüklük yanan ruhlara bir damla olsun su olabilmektir. Romain Rolland ne güzel söylüyor: ‘Gorki, Dante gibi cehennemden çıkan adamdır; fakat onun gibi tek başına değil, ıstırap yoldaşlarını beraber çeken ve onları da kurtaran adam’.” (s. 60–63)

Yapmak ve Tenkit etmek yazısında, “Yaratmak her şeyden önce dimağ meselesidir. Fikirler orada doğmadıkça dışarıya hiçbir eser aksedemez. Şu halde yaratmak, yaşamak ve yaşadığını yaşatmak isteyenler, evvela düşünme yolunda kendilerini terbiye etmelidir. Çünkü fikir hava gibidir, daima genişlemek, yayılmak ister. Boş saha buldu mu orayı doldurur, dolu sahada ise orayı kendinden önce doldurmuş madde ile savaşa girer. Onun içindir ki fikir, kendiliğinden hareket eden bir kudrettir ve daima fiil haline gelmeye çalışırSiyaset ve sanat hayatında iş yapamamış, eser verememiş olanların sadece tenkit yoluna sapmaları, bu kendini tutuş halinin ruhtaki boşalmalarından başka bir şey değildir.” (s. 68, 70) diyor.

Bir soruya verdiği yanıttaki düşünceleri de anlamlıdır: “Edebiyatımızın realizme gitmesini isterim… Edebi eserlerimizin memleket içinde çok az yayılışı ve halka inmeyişi, realiteleri görmek ve göstermekteki pozitif terbiyeden bence mahrum oluşumuzun neticesidir. Okuduğu bir romanda on bin kişi kendini bulamıyorsa o romanın kahramanı bir varlığın değil, bir yokluğun mümessili demektir.”…Bizim edebiyatımızın realist olabilmesi için ediplerimizin yalnız yazıcı değil, okuyucu da olması lazımdır. Kültür ufkunu genişletmemiş bir göz, hayalinin dar cumbasında sık bir kafesin ardında kâinatı seyreden bir kadın gibidir….” (Bana Sordular, s. 77)

Kendimizi Bilelim başlıklı yazısında, “Sokrat ‘Kendini bil!’ demiş. Ferdin kendini tanıması ne kadar lüzumlu bir şey ise cemiyetin de aynıyla dününü, bugününü bilmesi o kadar kuvvetli bir zarurettir… Bir milletin kendini bilmesi demek, fertlerinin mensup olduğu büyük kütleyi tanıması demektir. Başkaları bizi öğrensin istiyorsak, her şeyden önce kendimizi bilelim.” (s.  88) derken, Okumak başlıklı yazısında, “Yazık okumaya alışmamış, onun tadını almamış olanlara. Onlar, ıssız bir âlemde, yapayalnız yaşayan mahkûmdurlar.” (s. 104) düşünceleriyle okumanın, bilgilenmenin, bunun için de edebiyatla bütünleşerek yaşamanın zorunlu olduğunu öğretmenliğini yapıyor.

Pazartesi Konuşmaları’nın 123–130. sayfalarında yer alan Kısa Sözlü Düşünceler adını verdiği aforizmalarıyla da yol göstericiliğini sürdürüyor Yücel. Birkaç örnekle yetinelim: “Gaye olması en tehlikeli vasıta, paradır… Şiir aşkın ilk hecesi, şaironun kekemesidir… Bahar kokuların senfonisidir… Sanat, güzelliği yakalayabilmektir. Onun için sanatkâr, alevi tutmak isteyen bir çocuğa benzer… Kendini adam etmeye çalışmayanlar, başkalarının adamı olmaya mahkûmdurlar.”
 5. Bir “İyi Vatandaş”, Bir “ İyi İnsan”

Hasan-Âli Yücel, İyi vatandaş olmak için iyi insan olmanın zorunluluğunu anlatan İyi Vatandaş İyi İnsan adlı yapıtında MÖ 5.-6. yüzyıllarda yaşayan en eski üç ahlakçı (Buddha, Konfiçyus, Sokrates), tek tanrılı üç büyük din (Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık), tek insan üç çevre (aile, okul, meslek), topluluklar ve toplulukların birliği (millet, devlet, insanlık) ve çıkış (hak ve vazife) bölümlerinde insanı ve insanları inceliyor.

“Bu kitabı şüphesiz okuyucularım için yazdım. Fakat itiraf edeyim ki, yazma se­bepleri arasında kendim de varım. Ömrümün otuz beşten elli beş yılına kadar süren devresinde politika içinde yaşamış olmam dolayısıyla hakkımda verilmiş doğruya uyan veya uymayan hükümler, bana bugüne kadar edindiğim bilgi ve tecrübeleri bir arada açıklama ihtiyacını duyurmuştur. Beşer kaderinde tahammülü en güç olan olay, anlaşılmamak, bundan da ağırı, ters ve yanlış anlaşılmak; daha da zorlusu Ne kadar benzemezmişim bana ben!.. dedirtecek şekilde anlatılmaktır. Ne yapalım ki in­sanlar, cinsdaşlarına karşı her zaman adalet üzre olamıyor ve her zaman tarafsız ka­lamıyor. Nitekim aynı haksızlıklar, şahsım için pervasızca reva görülmüştür. Bu hale bakıp, Goethe'nin dediği gibi, hayat ve hürriyetimizi, hatta bazen fikri şeref ve beşeri haysiyetimizi korumak için her gün yeniden mücadeleye ve durmadan kendi hakikatimizi savunmaya mecbur oluyoruz.” cümleleriyle sunduğu İyi Vatandaş İyi İnsan adlı yapıtında en eski üç ahlakçıyı, üç büyük dini, insanı, çevreyi, toplumu anlatırken insana tuttuğu aynayla insanı anlamaya ve anlatmaya çalışan Yücel, kitaba yazdığı Giriş’te “Feyz almak isteyenler ışık kaynaklarına yaklaşıp onlardan nur alırlar. İnsanlığın böyle ahlak ve fazilet güneşleri vardır. İşte bu kitapta o feyiz ve hakikat saçan varlıklardan en mühimlerini bulacaksınız.” (s. 14) diyen Yücel, şu cümleleriyle de insan olmanın önemini vurguluyor: “Bizim insanımızın ilk vazifelerinden biri, insanlarımızı tanımak, ölçmek, kadir ve kıymet bilmeyi öğrenmektir. Bunu yapamadığımız takdirde, milli hayatımızın her alanında Diyogenes gibi fenerle insan aramaya mecburuz.” (s. 267)

Mustafa Şerif Onaran, Deneme Yazarı Olarak Hasan-Âli Yücel başlıklı bildirisinde Yücel’in yazılarıyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Hasan-Âli Yücel, yazıda biçemin önemine inanan bir denemecidir. İyi düşünmenin yeterli olmadığına, iyi yazmak gerektiğine inanır. ‘Biçemin ol­madığı yerde ne mimari vardır, ne resim, ne de edebiyat’ der. Seçili bir özdeyiş halinde biçemi şöyle tanımlar: ‘Özü olanın, herhalde kendine has bir izi olur.’ Bu söz eskilerin ‘Üslûb-u beyan ayniyle insan’ sözünün bir başka söylenişi gibidir. Kendi kişiliğini yansıtan yazıları, Batı düşüncesinin yerleşmesine yar­dımcı olmuştur. Batı düşüncesini benimseyen insan; yaşamı ilkelere bağ­layan, ciddi olan, işleri dizgeli bir düzen içinde yürüten, oluruna bı­rakmayan kişi olarak nitelenmektedir… Hasan-Âli Yücel, yazılarında özgürlük kavramı üzerinde özellikle dur­maktadır. Toplumsal değişimin; duruk, ümmetçi bir toplumdan, devingen, ulus toplumuna dönüşmesinde; insanın kul olmaktan çıkıp birey olma aşa­masına ulaşmasının payı olduğuna inanmaktadır. Bu nedenle özgürlük kavramının ayrıntıları üzerinde durmakta, denemelerinde bu konuya geniş yer ayırmaktadır.” (Hasan-Âli Yücel Günleri, s. 120-122)

6. Edebiyat Tarihçisi Hasan-Âli Yücel

Başaran’ın, “Hasan-Âli canlı bir anıt/ Uyanan, gelişen ülkemizde… O değil mi zamanı sorguya çeken…” dediği ve yukarıdaki bölümlerde bir edebiyat öncüsü, edebiyatın düşünsel mimarı ve uygulayıcısı olarak da tanıdığımız, ilk yazı ve şiirlerini Dergâh, Yarın, Yeni Mecmua ve Hayat dergilerinde yayımlayan Hasan-Âli Yücel’in Sanat Musahabeleri, Goethe: Bir Dehanın Romanı, Mevlana’nın Rubaileri, Fransa’da Kültür İşleri, Fazıl Ahmet: Hayatı ve Eserleri, İçten Dıştan, Kıbrıs Mektupları, İngiltere Mektupları Kültür Üzerine Düşünceler, Geçtiğim Günlerden ve 3 ciltte toplanan Hürriyet Gene Hürriyet gibi birçok kitabında da onun önder edebiyatçılığından izleri görüyoruz.

Dinle Benden dışında Dönen Ses, Sizin İçin: Çocuklara Şiirlerim, Dört Hayvan Bir İnsan, Mevlana adlı yapıtlarda şiirlerini okuduğumuz, “Tarih mekânı zamanlaştırma ilmidir.” düşüncesiyle edebiyatı tarihselliği içinde veren, yeni bir toplum düzenini ve bu toplumun yeni insanının yaratma savaşımını, çağımızın “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyen Pir Sultan’ı gibi veren Hasan-Âli Yücel, eğitim ve kültürümüze kattığı onlarca kurumun, aydınlığın, güzelliğin yanı sıra, 1940’lı yıllarda Tercüme Bürosu aracılığıyla dünyanın Doğu ve Batı uygarlıklarının dününden ve bugününden yaptırdığı çevirilerle ve 1956 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nı kurarak Cumhuriyetin evrensel kültürü bilen, donanımlı kuşaklara sahip olmasını isteyen ve bunu başaran bir aydındır. Sabahattin Eyuboğlu “Bir kişinin atacağı dev adımlardan çok, bin kişinin atacağı insan adımlarını istiyordu Yücel.” derken onun Türk toplumuna yaptığı büyük katkıları vurguluyordu.

Hasan-Âli Yücel’in edebiyat tarihi üzerine yazdığı Türk Edebiyatı’na Toplu Bir Bakış, Türk Edebiyat Numuneleri ve Edebiyat Tarihimizden, Türk Edebiyatı Nümuneleri (Hıfzı Tevfik Gönensay ve Hamamizade İhsan’la), Türk Edebiyatı (Abdülkadir ile birlikte) adlı kitapları da hâlâ eskimeyen yapıtlar olarak edebiyatımızı aydınlatmaya devam ediyor.

Edebiyatımıza Toplu Bir Bakış’ta, başlangıçtan sonra halk edebiyatı bölümünde milli destanları, saz şairleriyle halk şiirlerinin incelemelerini içeriyor. Tekke edebiyatı bölümünde, Türklerde tasavvufun doğuşunu, tekke ede­biyatının değerini ve Türkçe dini metinleri üçüncü bölümde ise doğuşundan başlayarak divan edebiyatını ele alıyor, temellerini ve değerlerini inceliyor. Divan edebiyatı konusunda şunları söylüyor Yücel: “Milli kültüre yararı dokunmayan Divan edebiyatı beşeri kıymeti itibariyle de çekilen emeğe uygun bir değer taşımıyor. İnsanı görüş ve gösterişte, beşer tabiatını canlı bir noktasından yakalayıp anlatacağına, dış tasvirleri ve kelime oyunları ya­parak teferruatla uğraşmıştır.”

Şükran Kurdakul, Hasan-Âli Yücel’in Edebiyat Tarihçiliği başlıklı yazısında (Hasan-Âli Yücel Günleri, s. 102–105), Edebiyatımıza Toplu Bir Bakış’ın özgünlüğünü gü­nümüzde de koruduğunu” söylüyor.

Edebiyat Tarihimizden adlı yapıtında ise Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu eksen alarak, onun yetiştiği yıllar içindeki edebiyat hareketlerini, yapıtlarını değerlendirirken karşıt ve yandaşı olduğu görüşleri de inceleyen Hasan-Âli Yücel, böylece, “özellikle 1908’den sonraki değişimlerin ge­tirdiği hareketli ortamı yansıtma” amacına ulaşıyor.

Sonuç: Devrimci, Yurtsever, Saygın Bir İnsan

Alev Coşkun, Hasan-Ali Yücel’le ilgili yapıtına yazdığı sunuşta, “Yücel, kendisini Atatürk’ün Aydınlanma Devrimi’ne adamış, devrimci ve yurtsever bir kuşağın en önde gelen simgesiydi. 1946’dan ve özellikle 1950’den sonra karşıdevrimciler tarafından birinci hedef seçildi. Yücel yılmadı, yalnız kaldı ama saygın duruşundan ödün vermedi, savaşımını sürdürdü. Bu kitap işte bu yurtseverin, gerçek Atatürkçü, ulusalcı ve saygın duruşun öyküsüdür.” diyor.

Edebiyatla insanın insan kılınması erdeminin bu saygın, ödünsüz, yurtsever, devrimci aydınlanmacısının adı Cumhuriyetimizin onur madalyasıdır.

*

HASAN-ÂLİ YÜCEL’İN EDEBİYATLA İLGİLİ YAPITLARI: Türk Edebiyatı Nümuneleri (Hıfzı Tevfik Gönensay ve Hamamizade İhsan’la, 1926), Sanat Musahabeleri (1928), Tevfik Fikret: Tarihi Kadim ve Doksanbeşe Doğru (1928), Mevlana’nın Rubaileri (1932),Goethe: Bir Dehanın Romanı (1932), Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış-I (1932), Dönen Ses (1933), Askerlik, İdare ve Siyaset İçin Istılah Olabilecek Türkçe Sözler (1933), Türk Edebiyatı (Abdülkadir ile birlikte, 1934), Fransa’da Kültür İşleri (1936), Pazartesi Konuşmaları (1937), Fazıl Ahmet: Hayatı ve Eserleri (1937), Sizin İçin: Çocuklara Şiirlerim (1937), İçten Dıştan (1938), Dört Hayvan Bir İnsan (1943), Mevlana (1952),Hürriyete Doğru (1955), İyi Vatandaş İyi İnsan (1956), Kıbrıs Mektupları (1957), Edebiyat Tarihimizden-I (1957), İngiltere Mektupları (1958), Hürriyet Gene Hürriyet-I (1960), Dinle Benden (1960), Hürriyet Gene Hürriyet-II/III (Hazırlayan Canan Eronat, 1966, 1998), Kültür Üzerine Düşünceler (Hazırlayan Canan Eronat, 1974), Geçtiğim Günlerden (Hazırlayan Canan Eronat, 1990).



HASAN-ÂLİ YÜCEL HAKKINDAKİ KİTAPLAR: Hasan-Âli Yücel/ Hayatı ve Eserleri, Behçet Kemal Çağlar, 1937; Hasan-Âli Yücel/ Hayatı Seçme Şiir ve Yazıları, Murad Uraz, 1938;Öner ve Yücel Davası, Kenan Öner, 2 cilt, 1947; Hasan-Âli Yücel, Şakir Tarihmen, 1962;Hasan-Âli Yücel ile Hesaplaşma, Nejdet Sançar, 1947; Hasan-Âli Yücel, Hayatı, Mehmet Emiralioğlu, 1967; Eğitimimizde ve Köycülüğümüzde İki Anıt: Hasan-Âli Yücel-Hakkı Tonguç, Süleyman Edip Balkır, 1969; Hasan-Âli Yücel’i Anma Toplantısı, Dr. A. Ferhan Oğuzkan (Yayına Hazırlayan), 1992; Atatürk’ün Destanlaşan Milli Eğitim Bakanı Hasan-Âli Yücel, M. Rauf İnan, 1995; Hasan-Âli Yücel Günleri (Edebiyatçılar Derneği) 1997;Hasan-Âli Yücel Anma Kitabı/ Çeviri: Ekinler ve Zamanlar Kavşağı, Hasan Anamur (Hazırlayan), 1997; Hasan-Âli Yücel ve Türk Kültür Reformu, Mustafa Çıkar, 1997; Köy Enstitüleri ve Köy Eğitimi ile İlgili Yazıları, Konuşmaları, Mustafa Erdoğan (Yayına Hazırlayan), 1997; Hasan-Âli Yücel’e Armağan (Birleşmiş Milletler Türk Derneği), 1997;Tanpınar’dan Hasan-Âli Yücel’e Mektuplar, Canan Yücel Eronat (Hazırlayan), 1997;Doğumunun 100. Yıldönümünde Hasan-Âli Sempozyumu, İzmir Üniversiteleri Öğretim Elemanları Derneği (İZÜNİDER), 1998; 100. Doğum Yıldönümünde Hasan-Âli Yücel, Songül Boybeyi (Yayına Hazırlayan), 1998; Eğitimde Çığır Açan Devrimci-Hasan Âli Yücel, Alev Coşkun, 1999; Özgürleşme Yolunda Unutulmuş Bir Uğrak Hasan-Âli Yücel-Kenan Öner Davası, Feyzullah Ertuğrul, 2000; Hasan Âli Yücel’in Tasavvuf Dünyası-Mevleviliği, Ahmet Günersayar, 2002;  Hasan Ali Yücel ve Türk Aydınlanması, A. M. Celal Şengör, 2002; Hasan Âli Yücel, Aydınlanma Devrimcisi, Alev Coşkun, 2007.